Kategori arşivi ‘Fotoğraf Sanatı’ Category
Görüntüler, Çehre’de Kesişirken…
Bursa’lı fotoğrafseverler, BUFSAD üyesi Erden Cantürk’ün “Çehre” adlı fotoğraf sergisi ile 25 Mart 2010 akşamı buluştu. Portre fotoğraflarından oluşan sergi, 3 Nisan 2010 tarihine kadar Bursa Tayyare Kültür Merkezinde görülebilir.
Ben de bugün bu etkileyici sergi üzerine yazmak istedim.
Büyük fotoğraf düşünürü Roland Barthes, Camera Lucida adlı kitabında portre fotoğrafını şöyle tanımlar :
Portre fotoğrafı kapalı bir kuvvetler alanıdır. Objektifin önündeki ben : Gerçekte kim olduğum, nasıl görünmek istediğim, fotoğrafçının gördüğü kişi ve sanatı aracılığıyla beni dönüştürmek istediği kişi. Portre fotoğrafında bu dört görüntü repertuarı birbiriyle çarpışır.
Ortaya çıkan şey, fotoğrafçı iyiyse, kendine ve konusuna karşı dürüstse, içtenlikle konuya yaklaşabiliyorsa, işte o zaman portre fotoğrafıdır.
Bence Erden Cantürk’ün portrelerinin, izleyenlerini konunun tam ortasına çeken, onları fotoğrafa dahil eden çekim alanı -aurası- Erden’in bu dört görüntü repertuarından ustalık ve alçakgönüllülük ile damıtarak damla damla sunduğu “insan olmak” halinin doğru kavranmasından kaynaklanıyor.
Aklınıza Nazım Hikmet dizelerini düşüren bu görüntüler, memleket insanının durumunu tespitin ötesinde bir güzelleme taşıyorlar. Geçen yıl, National Geographic Türkiye fotoğraf yarışmasında “İnsan” kategorisinde birincilik kazanan Melek Hanım portresi zaten bu etkileyici portfolyonun ipuçlarını içinde taşıyordu.
Serginin adı, Çehre, bu portfolyonun başlığına cuk oturuyor. Çünkü insanlarımızın çehresinde bu ülkenin hikayesi var. Büyük ustanın dizeleriyle; hapiste söylenen türküler gibi kederli, taşlar gibi vakur ve çocuksu bir dargınlık taşıyan çehreler…Aynı zamanda tabiat gibi cesur, hünerini ardında saklayan ve dost yumuşaklıklarını haşin bir derinin altında gizleyen çehreler.
Erden, Çehrelerden kurulu bir ülkenin öyküsünü anlatıyor.
Olanca doğallığı içinde ve kesinlikle oryantalizme düşmeyen bir içtenlikle yüzlerden yansıyan bir film şeridini izliyorsunuz.
Bu vesileyle bir kez daha farkediyorsunuz ki, fotoğraf piksellerden oluşan bir ekrana yansıtıldığında değil, basılı formda güzel. Fotoğrafın finali, web siteleri veya e-postalar değil, çerçeveler ve kitaplarda olmalı. Fotoğraf duvara asıldığında daha güzel, kitaba basıldığında daha anlamlı.
Bu nedenle, fotoğrafçının da kilometre taşları dijitalize edilmiş fotoğraflarını göstermek değil, sergiler ve kitaplardan oluşuyor. Bu nedenle gösterilerin kalıcılığı yok ve sanat, bizzat bu terimle, yani kalmakla ilgili.
Henüz görmemiş Bursa’lı fotoğrafseverlere önerim, bu sergiyi mutlaka görün.
Eline sağlık Erden… Candan tebrikler… Ve sergi açılışında da söylediğim gibi; bu portfolyonun bir de kitabı olmalı.
Okuduğunuz için teşekkürler.
Dostlukla,
Utku
iPhone ile Savaş Fotoğrafları
Associated Press’in ünlü savaş fotoğrafçısı David Guttenfelder, ABD’nin Afganistandaki savaşını her zamanki ekipmanının yanısıra başka bir şeyle daha görüntülemeyi seçmiş : bir iPhone!
Fotoğrafçı, görevi gereği “embedded” yani gömülü olarak askeri kuvvetlerle birlikte dolaştığında kullandığı her zamanki ekipmanını, askerlerin günlük hayatlarını yansıtmak için kullandığı iPhone’u ile eşlemiş. Fotoğraflar, yine iPhone içinde bulunan ve dijital görüntüye Polaroid film etkisi veren bir uygulama yardımı ile renk dönüşümüne uğratılmış.
Fotoğrafların tamamını görmek için buraya tıklayabilirsiniz.
Bunu da görmedik demeyiz artık.
Okuduğunuz için teşekkürler.
Dostlukla,
Utku
Fotoğraf Eğitiminin Önemi
Uzun bir süredir ara verdiğim yazılarıma, çok ama çok önemli olduğuna inandığım bir konuya değinerek dönmek istiyorum.
Bugünkü yazım, fotoğraf eğitimi ile ilgili. Fotoğraf meraklılarına verilebilecek olan seminerlerden söz ediyorum, akademik eğitimden değil.
Bugün Türkiye’de sayıları yüzbinleri bulan bir insan topluluğu amatör fotoğrafla uğraşıyor. Bu sayı, Türkiye’deki fotoğraf paylaşım sitelerinin toplam nüfusu. Bu durum dünyada milyonlarla ifade edilmekte.
Fotoğraf paylaşım ve depolama sitesi olan Flickr’a günde 2 milyon fotoğraf yükleniyor. Cep telefonları ile çekilen fotoğraflar dünya gazetelerinin baş sayfalarına girebiliyor, Nikon ve Canon gibi markalar yılda onbinlerce DSLR satıyorlar. Ülkemizde fotograf paylaşım sitelerinin öncülerinden olan FotoKritik’teki fotoğraf sayısı yarım milyonu aştı.
Dolayısıyla, fotoğraf üretme eylemine giriş bariyerleri çoktan yerle bir oldu, artık fotoğrafı bir ifade aracı olarak kullanmak isteyen insanlar bunu kompakt makineler veya cep telefonları ile dahi yapabiliyorlar.
Kaldı ki, eğer gerçekten üretmek istiyorsanız burada da okuyabileceğiniz gibi makinenizin bir önemi yok. 20$’lık bir Holga ile sanat eserleri yaratabilirsiniz.
Ancak şunun altını çok büyük bir kalemle çizmek gerekiyor. Fotoğraf (veya sanat) öğretilebilir mi sorusunu aşabilirseniz eğer, fotoğraf eğitimi almaksızın fotoğraf üretmek sadece ortaokulda öğretilen kompozisyon dersi bilgisi ile roman yazmayı denemeye benzer.
Kendisinden önceki örneklerin kötü bir tekrarından ibaret olarak kalır.
Peki bunca önemli olan fotoğraf eğitimi gerçekten nedir? Makine kullanma kılavuzlarının kitap boyutlarına geldiği günümüzde fotoğraf eğitimi nasıl bir içerik taşımalıdır?
Temel fotoğraf eğitimi, “makinemi nasıl kullanabilirim kursu” değildir.
Meseleyi bu boyutu ile algılayanlar için kullanım kılavuzları zaten var. Enstantane, diyafram, ışık ve kompozisyon bilgisi internetten indirilebilir Türkçe CD’lerde dahi mevcut.
Esas soru şu : Fotoğraf yalnızca yukarıda yazdığım “zanaat” kapsamına giren bir bilgi ile üretilebilir mi?
Evet, üretilebilir. Ancak yalnızca kendisinden öncekilerin tekrarı olarak! Bu nedenle, yukarıda bahsettiğim sayılara rağmen hala birbirinin aynısı fotoğraflara bakıyorsunuz.
Ancak sanat tarihi göstermektedir ki, yeni olan üretimi ancak iki türde mümkündür : Öncekinin üzerine yeni bir şey ekleyerek, veya öncekini tümden altüst ederek!
Kendinize sorun : Aldığınız fotoğraf eğitimi, sizin makinenin kullanma kılavuzunda bulamayacağınız (ve hangi lensin veya photoshop efektinin daha iyi olduğundan bahsetmeyen) bir şeyler söylüyor mu?
Söylemiyorsa, zamanınızı fazla harcamayın.
Bütün sanatlar birbirinden beslenir ve fotoğraf ta bundan bağımsız değildir. Uzak ufuklara bakmak için yükseklere çıkmak gerekir.
Işık bilgisi içinde barok – empresyonist akımların ışık kullanımından, fotoğraf tarihi içinde sosyolojiden, portre fotoğrafı içinde Barthes’ın dört görüntü repertuarından, fotoğraf kompozisyonunun yapısal öğeleri içinde Bauhaus ekolü etkisinden, kontrast ve açık-koyu kontrolü içinde Caravaggio’nun Chiarascuro’sundan beslenmemek, sizi yalnızca ezberci bir öğrenci yapar.
Siyah beyaz fotoğrafı Photoshop’ta bir komuttan ibaret zanneden “iyi fotoğrafçılar” biliyorum.
Fotoğraf eğitimi yalnızca teknik olarak doğru ve estetik olarak etkileyici fotoğraf üretim bilgisi değildir. Bunun arka planında fotoğrafın sanat tarihinden sosyolojiye, psikolojiden mimariye ana besin kaynaklarına göndermeler yaparak ve katılımcıyı bu doğrultuda merak ederek araştırmaya yönelten, her gün öncekilerini tekrar eden vasat fotoğraflara bakmak yerine iyi fotoğrafçıların iyi portfolyolarını referans gösteren, bu anlayışla katılımcısını zenginleştiren ve ufkunu açan bir eylemdir, veya olmalıdır.
Bundan daha azı -biraz merak ve çaba ile- makinenizin kullanım kılavuzları ve internette zaten bulunabilmektedir.
Okuduğunuz için teşekkürler.
Dostlukla,
Utku
Basitlik
Basit bir makinanın, çok ama çok az düğmesi, düdüğü ve işlevi bulunur. Aşağıda Leica M6′nın bütün kontrollerini görebilirsiniz. Hepsi bu kadardır. Aynı tür bir tasarım, Nikon FM2 veya Nikon FM10′larda da bulunabilir.
Giriş
Basitlik, fotoğrafçılıktaki en önemli konseptlerden biridir.
Basit fikirler güçlüdür. Onları daha da basit ifade etmek, fikirleri berraklaştırır. Sade kompozisyonlar bu berraklığı daha güçlü kılar. Bütün bunların hepsi, sonunda daha fazla beğeni alan, sergilenen ve yarışmalarda ödüller alan fotoğrafları oluşturur.
Bu yazı, bu konseptin daha az bilinen ancak bilindiğinden de az uygulanan kısmı ile ilgilidir : Ekipmanınız basitleştikçe, tecrübeleriniz zenginleşir ve fotoğraflarınız güçlenir. Yanınızda taşıdıklarınız ekipman olarak azaldıkça, fotoğraf olarak daha fazla şeyle geri dönersiniz.
Dolayısıyla bu yazı, ekipmanın sadeliğinden bahsetmektedir. Başka bir yazıda da fikirlerin ve uygulamanın sadeliğinden söz edeceğiz.
Çok fazla ıvır zıvır
Eğer hangi ekipmanınızın eksik olduğuna takılmak yerine, mevcut ile ne yapabileceğinize odaklansaydınız, fotoğraflarınız bugün olduklarından çok daha iyi olurdu.
Daha fazla ekipman satın alıyoruz çünkü daha geniş bir ekipman yelpazesinin daha fazla koşulda işimize yarayabileceğini düşünüyoruz. Herşeyi dahil edebilmek için ultra geniş açıların, iyice yakınlaşabilmek için süper zoom’ların peşinde koşuyoruz, dünyada otururken ayı çekebilelim diye.
Yanlış.
Herşey için hazırlanmaya çalışmanın en doğal sonucu, sonunda hiçbir şey için hazır olmamaktır.
Sonunda kendinizi, doğru dürüst bir fotoğraf fırsatını göremeyecek kadar fazla ekipman taşıyor olarak bulursunuz. Bütün zamanınızı makinenizi ve ekipmanlarınızı düşünerek geçirir, doğal olarak ta fotoğraflarınızı düşünmezsiniz.
Bu çok ciddi bir sorun. Günümüzün amatör fotoğrafçıları, makinelerinin ve objektiflerinin ayarlarının, fotoğraflarına neredeyse hiçbir etkisi olmadığını göremiyorlar bile.
Bir itirafta bulunayım : Gerçek anlamında fotoğraf konuşan biriyle, fotoğraf dünyasında karşılaşmak çok nadir hale geldi. Bunun yerine, karşılaştığımız insanların büyük çoğunluğu makine özelliklerinden, photoshop eklentilerinden ve HDR yazılımlarından bahsediyor.
Oysa denklem basit :
Ekipmanınızı daha çok düşündükçe, fotoğraflarınızı daha az düşünürsünüz.
Yanınıza daha az ekipman aldıkça, daha iyi fotoğraflar çıkma olasılığı artar.
Neden?
İnsanlar aynı anda tek bir şeye tam olarak odaklanabilmeye, bir çok şeye tam olarak odaklanabilmeye kıyasla daha yeteneklidir. Bu derin düşüncedir.
Sir Isaac Newton cebir’i bulduğunda, 24 saat süren kesintisiz bir düşünce sürecinden geçmişti. Derin düşünceden bunu kastediyorum.
Dışarıda çekimdeyken, birden fazla gövde, objektif veya ıvır zıvır dikkatimizi fotoğrafın konusundan ekipmana yöneltir. “Diğer objektif ile denesem ne olur”, “acaba daha mı fazla ISO’da çeksem” vs.
Daha da kötüsü, fotoğrafçılığın bugünkü durumu amatör fotoğrafseverlerin dikkatini daha da fazla dağıtacak tuzaklarla dolu : “raw mı çekmeliyim bu fotoğrafı?”, “belki AdobeRGB’de bir defa daha denemeliyim”, ya da en kötüsü “şimdi bu tripod pozisyonunda 30 dakika boyunca 500 fotoğraf çekip, sonra onları HDR ve panfocus tekniği ile yapıştırsam iyi fotoğraf olur!”
Zihinlerimiz bununla dolu olduğundan, fotoğrafa ya da konuya odaklanamayız.
İnsanların yaptığı en aptalca şey, daha iyi fotoğraf için düşünmek, daha iyi bir açı aramak, daha iyi bir kompozisyon kurmaya çalışmak için 30 saniye geçirmek yerine, 30 dakia boyunca 500 fotoğrafı nasıl birleştirebileceğini düşünmektir.
Fotoğrafta çekmek her zaman işin kolay kısmıdır. Zor olan görmektir. Fotoğrafı çekme işlemine bütün zorluğu yüklerseniz, fotoğrafı görmek için yer kalmayacaktır.
Aynı şekilde fotoğrafı aramak için geçirmeniz gereken zamanı, fotoğrafı çekme işleminin kendisine ayırırsanız, ne kadar zaman ayırırsanız ayırın fotoğrafınız berbat olacaktır.
Fotoğraf konunuzla, kompozisyon ile, jest, mimik, ışık, bakış noktası, etki, perspektif, denge, renk, leke, zamanlama, negatif boşluk, doku, çizgiler ve geometri ile ilgilidir.
Bu nedenle iyi fotoğrafçılar ekipmandan bağımsız olarak iyi fotoğraflar üretebilirler. Bir iPhone ile olsa dahi. Mesele görmektir, çekmek sonra gelir.
Bu nedenle basitlik bu kadar önemlidir, çünkü elinizde dikkatinizi verecek ekstra ekipmanlarınız bulunmaz.
Benim fotoğraflarım, bilinçli olarak az ekipman taşımaya başladığımdan bu yana iyileşti.
Siz de deneyin, sonucu siz de farkedeceksiniz.
Kaynak : kenrockwell.com
Bunu bir de sabit disk ile denesenize…
Şimdi anlatacağım şeyi bir düşünün. 1978 yılında bir makara film çekiyorsunuz. Siyah Beyaz. Bu makara, 2009′a kadar negatifi ortaya çıkarmak için gerekli banyo işlemlerine tabi tutulmadan, tozlu bir rafta tam otuz yıl bekliyor.
Fotoğrafların çekildiği yer, 1978 yılındaki bir Bob Dylan konseri.
Aşağıda, çekildikten 30 yıl sonra banyo edilen siyah beyaz negatiften yapılan baskıyı görebilirsiniz.
“Değişken sıcaklık koşullarında” ve normal proses ile yıkanan film, sizin de görebileceğiniz gibi herhangi bir solma veya bozulma belirtisi göstermiyor. Bob Dylan’ın sahne performansının gayet açık bir görüntüsü fotoğraflarda mevcut.
Fotoğrafı çeken Mark Estabrook’un yorumu, bu fotoğrafların bu kadar uzun süre sağlıklı şekilde kalmasının siyah&beyaz fotoğrafın uzun ömürlülüğünün bir kanıtı olduğu.
Şimdi can alıcı soruyu soralım : Sabit disklerinizdeki dijital görüntüler 30 yıl sonra ne olacak? Yukarıdaki durumu, bir sabit disk ile yaratabileceğini düşünen var mı?
Kaynak : Photography Blog






