fotoğrafçılık

Polonyalı fotoğrafçı Monika Bulaj, yaptığı Afganistan yolculuklarında keşfettiği büyülü ülkeyi anlatıyor. İzlemek istersiniz belki.

{ 0 comments }

Bugün uzun zamandır zihnimi kurcalayan bir konudan söz etmek istiyorum. İzin verirseniz daha başlamadan söyleyeyim: Fotoğraf yarışmasına katılmak, kazanmak, oralarda yarışmak ile ilgili hiçbir sorunum yok, yarışanlarla da yok.

Ama fotoğraf dünyamızda “yarışma” başlığı altında özetlenebilecek olan türlü çeşitli gariplikler var.

İnsanların fotoğraflarıyla yarışmalara girmesi, onlardan ödül kazanınca sevinmesi hoş bir şey, özellikle de amatör fotoğrafçılar için.

Sorun, yarışmaların fazlasıyla ciddiye alınmaya başladığı andan itibaren başlıyor. Daha sonra devreye garip kuralcılıklar, protestolar vs giriyor.

Tanım gereği fotoğraf yarışması, fotoğrafların yarıştığı ve en beğenilen “tek” fotoğrafların ödül aldığı etkinlik. Ödüller para veya ayni şekilde yapılabiliyor ve katılımcılar (yarışma kitabına uygun yapıldıysa) TFSF tarafından titizlikle denetlenmiş bir şartnameye uygun olarak ve gönderilen bir temsilcinin nezaretinde yapılıyor.

Ama bunlardan hiçbiri, yarışma katılımcılarının sonuçlardan oluşabilecek olası memnuniyetsizliğini örtmeye yetmiyor. İtirazlar, şikayetler, dedikodular vs. Jürinin yakınları ödül almış, jüri kötü fotoğraflara ödül vermiş, vs.

Burada yazdığım bir yazıda “yarışmalar iyidir, ama fazla ciddiye almazsanız” demiştim.

Türkiye’de her yıl yüz yirminin üzerinde fotoğraf yarışması yapılıyor. Her gün binlerce fotoğraf sitelerde paylaşılıyor, destekleniyor. İnsanların fotoğrafı sevmesi, zamanının bir kısmını kendilerine estetik gelen fotoğraflarla geçirmeleri güzel bir şey.

Temel sorun, bunun sonrasında başlıyor. Yarışmalar için üretilen şeyin ne olduğu sorusuyla birlikte.

Yarışmalar İçin Üretilen İşler, Sanat mı?

Üzgünüm, ama hayır. Daha doğrusu, bir fotoğrafın sadece “güzel çekilmiş” olması onu bir sanat eseri yapmıyor. Estetik veya göze hoş gelen bir yapısı olması, hatta ve hatta içinde bir öykü/hikaye barındırıyor olması da öyle. Fotoğraf sadece “güzel” veya “ay çok güzeeelll” olduğu için sanat eseri haline gelmez. Tolstoy’un “Sanat Nedir?” adlı 1896 tarihli kitabında yaptığı sanat tanımı, çokça tartışılmasına rağmen hala geçerliliğini korumaktadır.

Sanat eseri, sadece güzellik üretmek için ortaya çıkmış bir yapıt değildir. Çünkü güzellik, objektif olarak tanımlanabilecek ve üzerinde uzlaşmaya varılabilecek bir kavram değildir, dolayısıyla da sanatın ne olup olmadığı konusunda bir kriter olarak kullanılamaz. Sanat bir iletişim ve ifade biçimidir. Daha doğrusu Tolstoy tarafından yapılan tanımıyla sanat, bir duygu veya deneyimin öyle bir şekilde ifade edilmesidir ki; o duygu veya deneyim hedeflenen kitle tarafından da paylaşılabilsin. Tolstoy için, sanatın en önemli özelliği samimiyetidir. “Özgün” ve kişisel duyguları paylaşabilmelidir ki, gerçek bir sanat eseri olabilsin.

“sanatlı” bir fotoğraf, bir felsefeye yaslanan bir şey söylemek ve bu söylemi bir portfolyo ile ortaya koymak zorunda…

Fotoğraf, fotoğrafçının portfolyosu olabildiği sürece varolabilen bir sanat dalı. Tek tek ilgisiz konularda fotoğraflardan oluşan işler bir portfolyo olarak sınıflandırılamayacağına göre, fotoğrafçı portfolyosunu belirli bir kavram/konu etrafında hazırlamak zorunda. İşte burada bakış meselesi devreye giriyor. Fotoğrafçının özgün bakışı, kendisini yasladığı felsefe-fikir-kavramların zenginliğinden besleniyor. Dolayısıyla “sanatlı” bir fotoğraf, bir felsefeye yaslanan bir şey söylemek ve bu söylemi bir portfolyo ile ortaya koymak zorunda.

Takdir edersiniz ki bunun olabilmesi için, fotoğrafçının -ne fotoğrafı üretiyor olursa olsun- bir ideolojisi, bir dünya görüşü olmalı. Herkesin politik fotoğraf çekmesi gereğinden bahsetmiyorum elbette, böyle bir şeye gerek yok. Ama üretilen fotoğraflar, dünyada bir duruşun ifadesi olarak, bir felsefeye ve estetik bir bakış açısına yaslanmadıkları sürece ayakları havada, boş işler olmaktan öteye gidemiyorlar. Ancak rica ederim, ben “estetik” yazdıkça siz “güzel” olarak okumayın. Estetik demek güzel demek değil çünkü. Güzellik, estetik alanının parçalarından biri sadece.

Hal böyle olunca, yarışmalar için üretilen tekil fotoğraflar bir sanat eseri değil, olamaz, olamayacak. Yeni şeyler söylemeye çalışan bir portfolyonun bileşenleri olarak sunuluyorlarsa durum farklı elbette. Diğer türlüsü, tam anlamıyla “tek çiçekle bahar”.

İşte böylesi “pirinçsiz pilav” misali “portfolyosuz fotoğrafçıların” cirit attığı ülkemiz, yarışmalarda kazanılan başarıların biraz sahte parıltısı ile her gün çalkalanıyor. Bir düşünün, diyelim ki altın madalya aldınız, en büyük sizsiniz. Geçen yıl da birileri aldı o madalyayı, o zaman büyüsü nerede? Gelecek yılki yarışma gelmeden unutulacaksınız.

Elbette, kültürden yoksun bir estetik anlayışı sadece kendisinden öncekileri kabaca tekrarlayacağından, Türkiye fotoğrafının gökyüzü birbirlerine çok benzeyen yüzbinlerce fotoğrafla kaplanıyor her gün. Bu durum, sadece “güzel” fotoğrafın ağırlıklı olarak dolaşımda olduğu bir fotoğraf iklimi, bir kültür endüstrisi yaratıyor.

Kültür Endüstrisi ve Totaliterlik

Kültür endüstrisi, Adorno, Fromm, Hockheimer gibi düşünürlerin ortaya attıkları ve modern totaliterliğin, yani faşizmin temelini oluşturduğunu iddia ettikleri bir kavram.

Hep birlikte düşünelim, politik ya da değil, ama her koşulda içi boş, bir şeyler söylemeyen tekil fotoğraflar ve bu fotoğrafların yarışmasından ortaya çıkan geçici başarılar, bir “kültür ve ideoloji” yoksunluğu üzerinden hakim düzenin değirmenine su taşımıyor mu?

Fotoğraf, ne söylediği önemli olmayan, sadece içindeki lekeler “güzel” olmak zorunda olan bir dikdörtgen mi?
Fotoğrafçı, kadiri mutlak biçimsel kurallara göre fotoğraf çekmek zorunda olan ve daha değişik bakışları arama hakkından yoksun bir robot mu?
Fotoğrafın içindeki insanlar, doğa, birer lekeden, birer formdan mı ibaret?

TFSF tarafından yapılan istatistiki bir çalışma, son beş yılda dağıtılan toplam yarışma ödülleri ile bu yarışmalar için harcanan kargo+baskı vs harcamalarının birbirine çok yakın olduğunu ortaya koyuyor.

Sadece bu durum bile “haydan gelip huya giden” ödüller geçerken arada harcananın fotoğrafçıların potansiyeli olduğunu ortaya koymuyor mu?

Dijital teknoloji bizlere karanlık odadan bir kaçış yolu değil, yeni yaratıcılık imkanları sundu. Bu olanakları “etik” olarak kullanmak isteyenler için fotoğrafla bir şey söylemek eskiye göre on kere daha basit, çünkü çekim sonrası kimyasal/baskı işlemleri ortadan kalktı, seçmek ve elemek çok daha pratik araçlarla yapılıyor bugün.

Ama en büyük soru şu: Mesela on yıl sonra arşivinize bakarken, bir çay bardağına dair dahi on beş tane fotoğrafı yan yana koyamazsanız, kendinize “ben neyin fotoğrafını çektim” demeyecek misiniz?

Bence bunlar üzerine biraz düşünmek lazım. Zira bizler elinde fotoğraf makinesi olan robotlar değiliz.

Okuduğunuz için teşekkürler.

{ 6 comments }

Eğitim Sistemini Başaşağı Etmek

by Utku Kaynar on 08 Aralık 2011 · 0 comments

in Blog

Eğitim sistemimiz üzerine bir düşünün. Bize öğretilen şeyleri değil, onların öğretilme şeklini. Nasıldır? Bizler hep birlikte bir sınıfa gideriz, oturulur, öğretmen gelir, kendisinin daha önceden bildiği bir bilgiyi tahta (şimdi akıllıları çıktı) yoluyla bizlerle paylaşır. Arada sırada bize soru sorar, çalışkan öğrenciler “örtmenim” diye bağırarak parmak kaldırır, arka sıradaki iki genç İddaa oynamaktadır vs.. Öğretmen, eve ödev verir, eğer gerekliyse ve ödevlerin sonuçlarını gelecek haftaya ister.

Ödevler evde anneler babalarla veya internetten kopya çekilerek yapılır, arkadaşlarla çalışılır ve haftaya geri gelinir. Tabii bu ideal senaryo.

Ya tüm bu uygulama yanlışsa?

Dört yıl kadar önce başka bir eyalette yaşayan kuzenine dersler vermek isteyen Sal Khan dersleri YouTube’e yüklemeye başladığında bu soruyu kendine sormuş. Khan Academy, bugün çok çeşitli konularda 2700′ün üzerinde videoya sahip ve videolar her ay milyonlarca izleyici tarafından izleniyor.

Mantık çok basit : dersi evde öğren, ödevi sınıfta öğretmenle yap! Yani bildiğimiz eğitim sisteminin başaşağı edilmiş hali.

İşte Hubble teleskobunun özelliklerini anlattığı videosu :


Neden sınıfta öğreniriz? Çünkü dijital çağdan önce bilginin ekonomik ve hızlı bir şekilde iletilebileceği tek yol buydu. Herkesi aynı yere topla ve aynı bilgiyi onlara ver. Ama artık biliyoruz ki eğitimde hiçbir zaman her öğrencinin ihtiyacı, gereksindiği bilgi ve anlayamadığı konular aynı değildir.

Onlara kişiselleştirilmiş bilgi gerekli.

İşte bu kişiselleştirilmiş bilgi, onlar gerekli olan dersi evde gördükten sonra sınıfta birebir uygulamada verilebilir. Kendi seviyelerine göre ödevler verilebilir, dolayısıyla öğrenme ve ilgi artırılabilir, eğitim sistemi iyileştirilebilir.

İlginç değil mi? Bana çok mantıklı geldi. Diplomalı moron yetiştirmeye kurgulanmış modern eğitim sisteminde farklı bir bakış açısı.

Merak etmeden duramıyorum : bunu biz Bufsad’da verdiğimiz eğitim seminerlerinde uygularsak ne olur? Lütfen yorumlarınızı aşağıda paylaşın.

Bunu bir düşünün. Daha fazlasını merak edenler için, Khan’ın TED konuşması aşağıda :

 

{ 0 comments }

iPhone ile Savaş Fotoğrafları

by Utku Kaynar on 23 Mart 2010 · 0 comments

in Blog


iPhone, Polaroid app

(C) David Guttenfelder, Associated Press


Associated Press’in ünlü savaş fotoğrafçısı David Guttenfelder, ABD’nin Afganistandaki savaşını her zamanki ekipmanının yanısıra başka bir şeyle daha görüntülemeyi seçmiş : bir iPhone!

Fotoğrafçı, görevi gereği “embedded” yani gömülü olarak askeri kuvvetlerle birlikte dolaştığında kullandığı her zamanki ekipmanını, askerlerin günlük hayatlarını yansıtmak için kullandığı iPhone’u ile eşlemiş. Fotoğraflar, yine iPhone içinde bulunan ve dijital görüntüye Polaroid film etkisi veren bir uygulama yardımı ile renk dönüşümüne uğratılmış.

Fotoğrafların tamamını görmek için buraya tıklayabilirsiniz.

Bunu da görmedik demeyiz artık.

Okuduğunuz için teşekkürler.

Dostlukla,

Utku


{ 0 comments }

Fotoğraf Eğitiminin Önemi

by Utku Kaynar on 22 Mart 2010 · 3 comments

in Blog


Kafası Karışık Fotoğrafçı

Kafası Karışık Fotoğrafçı


Uzun bir süredir ara verdiğim yazılarıma, çok ama çok önemli olduğuna inandığım bir konuya değinerek dönmek istiyorum.

Bugünkü yazım, fotoğraf eğitimi ile ilgili. Fotoğraf meraklılarına verilebilecek olan seminerlerden söz ediyorum, akademik eğitimden değil.

Bugün Türkiye’de sayıları yüzbinleri bulan bir insan topluluğu amatör fotoğrafla uğraşıyor. Bu sayı, Türkiye’deki fotoğraf paylaşım sitelerinin toplam nüfusu. Bu durum dünyada milyonlarla ifade edilmekte.

Fotoğraf paylaşım ve depolama sitesi olan Flickr’a günde 2 milyon fotoğraf yükleniyor. Cep telefonları ile çekilen fotoğraflar dünya gazetelerinin baş sayfalarına girebiliyor, Nikon ve Canon gibi markalar yılda onbinlerce DSLR satıyorlar. Ülkemizde fotograf paylaşım sitelerinin öncülerinden olan FotoKritik’teki fotoğraf sayısı yarım milyonu aştı.

Dolayısıyla, fotoğraf üretme eylemine giriş bariyerleri çoktan yerle bir oldu, artık fotoğrafı bir ifade aracı olarak kullanmak isteyen insanlar bunu kompakt makineler veya cep telefonları ile dahi yapabiliyorlar.

Kaldı ki, eğer gerçekten üretmek istiyorsanız burada da okuyabileceğiniz gibi makinenizin bir önemi yok. 20$’lık bir Holga ile sanat eserleri yaratabilirsiniz.

Ancak şunun altını çok büyük bir kalemle çizmek gerekiyor. Fotoğraf (veya sanat) öğretilebilir mi sorusunu aşabilirseniz eğer, fotoğraf eğitimi almaksızın fotoğraf üretmek sadece ortaokulda öğretilen kompozisyon dersi bilgisi ile roman yazmayı denemeye benzer.

Kendisinden önceki örneklerin kötü bir tekrarından ibaret olarak kalır.

Peki bunca önemli olan fotoğraf eğitimi gerçekten nedir? Makine kullanma kılavuzlarının kitap boyutlarına geldiği günümüzde fotoğraf eğitimi nasıl bir içerik taşımalıdır?

Temel fotoğraf eğitimi,  “makinemi nasıl kullanabilirim kursu” değildir.

Meseleyi bu boyutu ile algılayanlar için kullanım kılavuzları zaten var. Enstantane, diyafram, ışık ve kompozisyon bilgisi internetten indirilebilir Türkçe CD’lerde dahi mevcut.

Esas soru şu : Fotoğraf yalnızca yukarıda yazdığım “zanaat” kapsamına giren bir bilgi ile üretilebilir mi?

Evet, üretilebilir. Ancak yalnızca kendisinden öncekilerin tekrarı olarak! Bu nedenle, yukarıda bahsettiğim sayılara rağmen hala birbirinin aynısı fotoğraflara bakıyorsunuz.

Ancak sanat tarihi göstermektedir ki, yeni olan üretimi ancak iki türde mümkündür : Öncekinin üzerine yeni bir şey ekleyerek, veya öncekini tümden altüst ederek!

Kendinize sorun : Aldığınız fotoğraf eğitimi, sizin makinenin kullanma kılavuzunda bulamayacağınız (ve hangi lensin veya photoshop efektinin daha iyi olduğundan bahsetmeyen) bir şeyler söylüyor mu?

Söylemiyorsa, zamanınızı fazla harcamayın.

Bütün sanatlar birbirinden beslenir ve fotoğraf ta bundan bağımsız değildir. Uzak ufuklara bakmak için yükseklere çıkmak gerekir.

Işık bilgisi içinde barokempresyonist akımların ışık kullanımından, fotoğraf tarihi içinde sosyolojiden, portre fotoğrafı içinde Barthes’ın dört görüntü repertuarından, fotoğraf kompozisyonunun yapısal öğeleri içinde Bauhaus ekolü etkisinden, kontrast ve açık-koyu kontrolü içinde Caravaggio’nun Chiarascuro’sundan beslenmemek, sizi yalnızca ezberci bir öğrenci yapar.

Siyah beyaz fotoğrafı Photoshop’ta bir komuttan ibaret zanneden “iyi fotoğrafçılar” biliyorum.

Fotoğraf eğitimi yalnızca teknik olarak doğru ve estetik olarak etkileyici fotoğraf üretim bilgisi değildir. Bunun arka planında fotoğrafın sanat tarihinden sosyolojiye, psikolojiden mimariye ana besin kaynaklarına göndermeler yaparak ve katılımcıyı bu doğrultuda merak ederek araştırmaya yönelten, her gün öncekilerini tekrar eden vasat fotoğraflara bakmak yerine iyi fotoğrafçıların iyi portfolyolarını referans gösteren, bu anlayışla katılımcısını zenginleştiren ve ufkunu açan bir eylemdir, veya olmalıdır.

Bundan daha azı -biraz merak ve çaba ile- makinenizin kullanım kılavuzları ve internette zaten bulunabilmektedir.

Okuduğunuz için teşekkürler.

Dostlukla,

Utku

{ 3 comments }

Bunu bir de sabit disk ile denesenize…

by Utku Kaynar on 24 Aralık 2009 · 2 comments

in Blog

Şimdi anlatacağım şeyi bir düşünün. 1978 yılında bir makara film çekiyorsunuz. Siyah Beyaz. Bu makara, 2009′a kadar negatifi ortaya çıkarmak için gerekli banyo işlemlerine tabi tutulmadan, tozlu bir rafta tam otuz yıl bekliyor.

Fotoğrafların çekildiği yer, 1978 yılındaki bir Bob Dylan konseri.

Aşağıda, çekildikten 30 yıl sonra banyo edilen siyah beyaz negatiften yapılan baskıyı görebilirsiniz.


Bob Dylan, 1978

Bob Dylan, 1978


“Değişken sıcaklık koşullarında” ve normal proses ile yıkanan film, sizin de görebileceğiniz gibi herhangi bir solma veya bozulma belirtisi göstermiyor. Bob Dylan’ın sahne performansının gayet açık bir görüntüsü fotoğraflarda mevcut.

Fotoğrafı çeken Mark Estabrook’un yorumu, bu fotoğrafların bu kadar uzun süre sağlıklı şekilde kalmasının siyah&beyaz fotoğrafın uzun ömürlülüğünün bir kanıtı olduğu.

Şimdi can alıcı soruyu soralım : Sabit disklerinizdeki dijital görüntüler 30 yıl sonra ne olacak?  Yukarıdaki durumu, bir sabit disk ile yaratabileceğini düşünen var mı?

Kaynak : Photography Blog

{ 2 comments }

Creative Commons’da neyin nesi???

by Utku Kaynar on 26 Kasım 2009 · 2 comments

in Blog


cc-home

Creative Commons Ana Sayfası


Creative Commons adını daha önce duydunuz mu bilmiyorum, ancak telif haklarının neredeyse her gün ihlal edildiği ülkemizde internet üzerinde paylaşılan fotoğraf ve görüntülerin teliflendirilmesi çok ciddi bir mesele.

Aslına bakarsanız sahtekarlık diz boyu, zira insanlar internetten başkalarının fotoğraflarını indirip onlarla yarışmalara katılıyorlar bu ülkede! Ne elde edilecekse bundan?

Değerli dostlar, Creative Commons (Yaratıcı Müşterekler) esasen Amerika’da kurulu ancak dünya çapında geçerliliği olan (özellikle internet üzerinden paylaşılan görüntülerde bir dünya standardı oluşturma iddiasında olan) bir kar amacı gütmeyen kuruluş.

Kendi ifadeleri ile, paylaşılan metalarda (kültürel, eğitici, bilimsel içerik) yaratıcılığı arttırmayı hedefliyorlar. Bu metaların internette insanlara açılırken doğru bir biçimde lisanslanmasını ve eğer siz istiyorsanız değiştirmeksizin kullanımdan manipülasyona kadar izinleri düzenlemeyi amaçlamaktalar.

Creative Commons araçları bireylerden büyük kuruluşlara kadar her türde yaratıcı bünyeye eserlerine istedikleri oranda erişim sağlayabilmeleri için kullanımı kolay ve ücretsiz araçlar sunuyor. Bu sayede, söz gelimi “her hakkı saklıdır” varsayılan lisansından “bazı hakları korunmaktadır” haline çevirebiliyorsunuz.

Bu çerçevede, Creative Commons tam korunma ile tam paylaşım arasındaki boşluğu dolduruyor, söz gelimi siz fotoğraflarınızın internette paylaşımını istemekle birlikte, birilerinin onu olduğu gibi alıp kullanmasını da istiyorsanız, Creative Commons tam size göre.

Hazır telif demişken, bildiğiniz gibi, TFSF tarafından hazırlanan “Fotoğraf ve Haklarımız” kitapçığı da internet üzerinden ücretsiz indirilebiliyor. Kitapçığı buradan indirebilirsiniz. Bu kitapçık ta Türkiye’deki yasal mevzuat ve fotoğraf telifi ile ilgili konularda ufkunuzu açacaktır.

Creative Commons’un lisans tiplerine gelince :

Attribution (Atıf) : Bu lisans tipi, size atıfta bulunulduğu sürece başkalarına ürününüzü kopyalama, dağıtma ve gösterme (dinletme) hakkını veriyor.


Attribution Share Alike (Atıf/Benzerlerinin Paylaşımı) : Bu lisans türü, diğer insanlara işlerinizi düzenleme, kopyalama, kolajlama vs. gibi hakları verir, elbette size ismen atıfta bulundukları ve işlerini sizinle aynı lisans ile dağıttıkları sürece.

Attribution No Derivatives (Atıf/Türetilemez) : Bu lisans tipi, ticari olsun olmasın işinizin değiştirilmeksizin ve size atıfta bulunularak dağıtımı için başkalarına lisans verir.


Attribution Non Commercial (Atıf/Ticari olamaz) : Bu lisans tipi, diğerlerine sizin işinize atıfta bulunduğu ve ticari olmadığı sürece işinizi değiştirme, yenileme, veya üzerine yeni iş kurgulama konusunda lisans verir. Ancak  bu kişiler, türev işlerini ticari olmadıkları ve atıf yapıldığı sürece benzer terimler altında lisanslamak zorunda değildir.

Attribution Non Commercial Share Alike (Atıf/Ticari Olamaz/Benzeri Paylaşım) : Bu lisans, size atıfta bulunulduğu, elde edilen işler ticari olmadığı ve sizinle aynı lisans ile dağıtıldıkları sürece diğer kişilere işlerinizi kopyalama, değiştirme, kolajlama gibi hakları verir.

Attribution Non-Commercial No DerivativesAttribution Non Commercial Non Derivatives (Atıf/Ticari Olamaz/Türetilemez) : Bu lisans, diğer kullanıcılara işinizi değiştirmedikleri, size atıfta bulundukları ve elde ettikleri işler ticari olmadığı sürece eserlerinizi kullanma hakkı verir. Bu tüm CC lisanslarının en sınırlayıcı olanı olmakla birlikte “bedava reklam” olarak ta anılmaktadır.Yani diğer kullanıcılar, işlerinizi internetten download edip sizin adınızla birlikte istedikleri gibi dağıtmakta serbesttir.

Creative Commons’u Kimler Kullanıyor ?

Kısaca örneklemek gerekirse :

El Cezire televizyonu http://cc.aljazeera.net adresinde Creative Commons lisansı ile yürüyen bir video sitesi başlattı. Mesele şuydu, Gazze işgali sırasında, diğer tüm batılı medya olayların dışından yetkili yorumlarını verirken El Cezire oradaydı ve videolar bu siteye yükleniyordu. Dolayısıyla, insanlar bu videoları özgür lisanslar altında indirme ve kullanma haklarına sahip oldular.



Google, tüm hizmetlerinde Creative Commons lisansları kullanıyor. Yaratıcı Müşterekler lisanslarını arayabildiğiniz gibi, Picasa, Google Knol veya Google Code gibi ürünlerde kendi eserlerinizi de lisanslamanıza olanak tanınmakta.


Obama Yönetimi, White House’un yeni sitesinde tüm başkanlık etkinlikleri fotoğraflarını, videoları ve diğer görsel/işitsel materyali Creative Commons ile lisanslıyor.




Size Ne Faydası Var?

Hepimiz bugün fotoğraflarımızı, yazılarımızı vb. internette paylaşıyoruz. Dolayısıyla telif yasalarını (yerel ve küresel ölçekte) bilmek, yapıtların özgünlüğünü ve arkasındaki yaratıcının kimliğini korumak için büyük önem taşıyor. Bu çerçevede önerim, sizlerin de Creative Commons ve yukarıda belirtilen Fotoğraf ve Haklarımız kitapçıklarını inceleyerek işlerinizi bu şekilde korumaya almanız olacaktır.

Kendi işlerinizde kullanmak üzere, Creative Commons lisanslarının yüksek çözünürlüklü örneklerini buradan indirebilirsiniz.

Okuduğunuz için teşekkürler.

Utku

{ 2 comments }