Blog

Eğitim Sistemini Başaşağı Etmek

by Utku Kaynar on 08 Aralık 2011 · 0 comments

in Blog

Eğitim sistemimiz üzerine bir düşünün. Bize öğretilen şeyleri değil, onların öğretilme şeklini. Nasıldır? Bizler hep birlikte bir sınıfa gideriz, oturulur, öğretmen gelir, kendisinin daha önceden bildiği bir bilgiyi tahta (şimdi akıllıları çıktı) yoluyla bizlerle paylaşır. Arada sırada bize soru sorar, çalışkan öğrenciler “örtmenim” diye bağırarak parmak kaldırır, arka sıradaki iki genç İddaa oynamaktadır vs.. Öğretmen, eve ödev verir, eğer gerekliyse ve ödevlerin sonuçlarını gelecek haftaya ister.

Ödevler evde anneler babalarla veya internetten kopya çekilerek yapılır, arkadaşlarla çalışılır ve haftaya geri gelinir. Tabii bu ideal senaryo.

Ya tüm bu uygulama yanlışsa?

Dört yıl kadar önce başka bir eyalette yaşayan kuzenine dersler vermek isteyen Sal Khan dersleri YouTube’e yüklemeye başladığında bu soruyu kendine sormuş. Khan Academy, bugün çok çeşitli konularda 2700′ün üzerinde videoya sahip ve videolar her ay milyonlarca izleyici tarafından izleniyor.

Mantık çok basit : dersi evde öğren, ödevi sınıfta öğretmenle yap! Yani bildiğimiz eğitim sisteminin başaşağı edilmiş hali.

İşte Hubble teleskobunun özelliklerini anlattığı videosu :


Neden sınıfta öğreniriz? Çünkü dijital çağdan önce bilginin ekonomik ve hızlı bir şekilde iletilebileceği tek yol buydu. Herkesi aynı yere topla ve aynı bilgiyi onlara ver. Ama artık biliyoruz ki eğitimde hiçbir zaman her öğrencinin ihtiyacı, gereksindiği bilgi ve anlayamadığı konular aynı değildir.

Onlara kişiselleştirilmiş bilgi gerekli.

İşte bu kişiselleştirilmiş bilgi, onlar gerekli olan dersi evde gördükten sonra sınıfta birebir uygulamada verilebilir. Kendi seviyelerine göre ödevler verilebilir, dolayısıyla öğrenme ve ilgi artırılabilir, eğitim sistemi iyileştirilebilir.

İlginç değil mi? Bana çok mantıklı geldi. Diplomalı moron yetiştirmeye kurgulanmış modern eğitim sisteminde farklı bir bakış açısı.

Merak etmeden duramıyorum : bunu biz Bufsad’da verdiğimiz eğitim seminerlerinde uygularsak ne olur? Lütfen yorumlarınızı aşağıda paylaşın.

Bunu bir düşünün. Daha fazlasını merak edenler için, Khan’ın TED konuşması aşağıda :

 

{ 0 comments }

Kendi Çapında Devrim: Bursa Fotofest

by Utku Kaynar on 12 Ağustos 2011 · 0 comments

in Blog

20110812-034113.jpg

Hersey 2009 yazında başladı. Biz Bufsad’lilar, BTSO ile geliştiremedigimiz bir projenin sonunda elimizde bir festival taslağı ile kalakaldık.

2010 yılının Temmuzunda, Bursa ve fotograf icin katkıları unutulmayacak Dr. Ceyhun İrgil’in tesvikiyle proje dolaptan çıktı, ete kemiğe büründü. Aylar süren yapalım mı, yapsak mı toplantıları yerini bir yürütme kuruluna bıraktı, ekibe Merih Akogul ve Jason Eskenazi katıldı, sonra Laurence Cornet geldi ve bizler kendimizi bir anda Ortadoğu ve Balkanların en kapsamlı fotograf festivalini düzenlerken bulduk.

Bursa’nın ilk uluslararası fotograf festivali Bursa Fotofest, 15-23 Ekim arasında Bursa’nın tarihi çarşı ve hanlarını dev bir galeriye dönüştürecek.

Bu inanılmaz, ilk zamanlarında benim bile “ne zaman bitecek acaba bu rüya” duygusu taşıdığım süreç, Bursa Buyuksehir Belediyesi Baskani Sn. Recep Altepe’nin himayesinde, Bursa Kent Konseyi’nin liderliğinde, artık herhalde Türkiyenin en üretken fotograf kurumu unvanına rahatlıkla aday olan Bufsad’in gücüyle birleşip inanilmaza doğru ilerliyor.

41 ülkeden 100′ün üzerinde fotoğrafçı Bursa Fotofest’te bir araya geliyor.

Kimler yok ki; Newsweek US fotograf editörü Jamie Wellford, Time dergisinde n Robert Stevens, Belgesel fotograf peygamberi Ken Light, kulturel belgesel prensesi Ami Vitale, iyi ki var Maggie Steber, Slovak efsane Klavdij Sluban, Türkiyenin en büyük fotoroportajına sahip Ergun Çağatay, büyük usta Ozan Sagdıç…

Daha sayayım mı?

İran’dan insanlardan kilimler dokuyan Sadegh Tirafkan, Vahşi Güvercin sergisiyle olay yaratan Carolyn Drake, Hoşbulduk sergisiyle Gökşin Varan ve daha niceleri.

El insaf demenize inat, maket kitap yarismasindan tutun da ödüllü ve onayli fotograf yarışmalarına, sosyal sorumluluk projelerine, okulların ve kamu kurumlarının süslenecek duvarlarına Bursa Fotofest muhtemelen şimdiye kadar Türkiye’de gerceklestilen en kapsamlı proje.

Tüm festivallerin amacı bir diyalog baslatmaktir. Fotofest’in de amacı, Dogu ile Bati fotografını bir potada buluşturmak, yerli ile evrenselin bitmeyen dansına yeni bir mecra oluşturmak.

Fotofest ekibi her gün saatlerce çalışıyor, bu inanılmaz düşü gercek kılmak için. Hedeflediğimiz her şeyi başarabilir miyiz bilmiyorum, ama eğer başarırsak Fotofest’ten sonra Bursa’da fotograf adına hiçbir şey aynı olmayacak.

Belki Türkiye’de de.

Belki şehre bir festival gelir, iklim değişir, Akdeniz olur..

Gülümse.

Bursa Fotofest Resmi Web Sitesi

{ 0 comments }

Societa Photographica Subalpina

by Utku Kaynar on 29 Ocak 2011 · 3 comments

in Blog

Türkçeye “Alçak Alpler Fotoğraf Derneği” olarak çevrilebilecek Societa Photographica Subalpina, dünyanın en eski derneklerinden biri. Yılbaşı tatili için bulunduğum Torino’da SPS’in Yönetim Kurulu’nun konuğu oldum. 1899′da kurulmuş olan dernek, arşivindeki cam negatiflerden oluşan yeni bir kitabın baskı hazırlığı içindeydi.

BUFSAD ile ilgili paylaştığım dernek tecrübelerine çok ilgi gösterdiler, ben de onların anlattıkları deneyimlerini ilgiyle dinledim. Bunların sonucu olarak, 2011′de karşılıklı sergi değişimleri ve işbirliği projeleri yapmak kararıyla ayrıldık toplantıdan.

Aşağıda bu toplantıdan fotoğrafları görebilirsiniz.

{ 3 comments }

Belgesel Fotoğrafın “Trendy” Olması…

by Utku Kaynar on 08 Ocak 2011 · 7 comments

in Blog

Benim bir fotoğraf tarzım var. Elinizde bir mekan vardır, bir fotoğraf makinası, bir kare ve sonra saniyenin bilmem kaçta biri. Çok içgüdüseldir. Yaptığınız saniyenin küçük bir parçasında olup biter, oradadır ve sonra orada değildir. Ama saniyenin bu küçük parçasında (parmaklarını şıklatıyor) geçmişiniz çıkagelir, geleceğiniz çıkagelir, insanlarla ilişkiniz çıkagelir, ideolojiniz çıkagelir, nefretiniz ve sevginiz çıkagelir : Hepsi, saniyenin bu küçücük parçasında, fotoğrafta kristalleşir. — Sebastiao Salgado

Neden? Bazen kendimize bu soruyu sormak, pek çok şeyin yanlış yapılmasının önüne geçebilir.

Belgesel fotoğrafçılık ne için yapılır? Daha doğrusu, doğrudan fotoğrafın bir alt dalı olan sosyal belgesel fotoğraf ne için vardır? Belgesel fotoğrafın var oluşunu bunca önemseyen, bunca destekleyen bizler, farkında olmadan veya olarak; aslında ne yaptığını çok ta takmayan bir fotoğraf meraklısı grubuna sırf “trend” olduğu için veya dışarıdan iyi göründüğü için belgesel fotoğrafçılık yaptırıyor olmayalım?

Neden sorusunun sorulmadığı bir belgesel fotoğraf üretimi, aslında en temel köklerinden arınıp popülistleşmiş olmuyor mu?

Bu konudaki en somut örnekleri görmek için, çok tekrarlanan konulara bakın : Engelliler, Seks İşçileri, Sokak Çocukları, Maden İşçileri, Grevler, Sokak Eylemleri, Göç, vb…

Elbette ki bu konuları gidip fotoğraflamak yasak değil, elbette ki çok çok nitelikli işler çıkıyor ortaya. Ancak bir konuda ortaya konan projenin öncelikli olarak konuyu estetize etme kaygısından uzaklaşıp mesajının ne olduğunu düşünmesi gerekmiyor mu?

  • Neden bu konu?
  • Neden böyle bir proje?
  • Yeni ne söyleyeceğim bu konuyla ilgili?
  • Bu konuyu sadece popüler olduğu için mi, yoksa benim içime ciddi ciddi dert olduğu için mi seçiyorum?
  • Benim bu konudaki derdim ne?
  • Bu derdi nasıl aktarabilirim izleyiciye?

Ancak bu soruların sorulması sonucunda doğru şekilde yola çıkmak söz konusu olmayacak mı?

Bir üretimin nitelik kazanması için, neden sorusunun fotoğrafçının temel ilgi alanlarından, makroekonomik trendlere kadar bir dizi bilgi düzleminden beslenmesi, görsel sanatlarla bir şekilde paslaşması gerekiyor. Sadece o aralar gündemde olanı gidip çekmek, olsa olsa sizi popülist yapar, ama fotoğrafçı yapar mı?

Daha da kritik soru : Fotoğraf anlayışını katı kalıpların içine hapsetmiş, memleketi “güzelleme” ordularının her hafta sonu taarruza kalktığı, Pazartesi sabahı iş yerine gidildiğinde çekilen fotoğraflara bakılıp puan/beğeni istendiği ülkemizde belgesel fotoğrafın nicelik olarak üretimini desteklerken bizler yukarıdaki nitelikleri göz ardı mı ediyoruz?

Bir soru da şu : Neden sorusu layıkı ile yanıtlanmadığı için mi, ikinci soru olan “nasıl?” kısmındaki tekdüze kalışlar?

Okuduğunuz için teşekkürler,

Utku

{ 7 comments }

Paulo Coelho

(Paulo Coelho Blog’dan çeviri, yazının orjinali için buraya tıklayınız)

Bir insan her zaman sahnenin bittiğinin, perdenin indiğinin farkında olmalı. Gereken zamandan daha uzun kalmak için ısrar ederdeniz, mutluluğu ve oynamamız gereken diğer sahnelerin anlamını yitiririz.

Çemberleri tamamlamak, kapıları kapatmak, bölümleri sona erdirmek – ne isim verirseniz verin; önemli olan yaşamda bitmiş olan anları arkada bırakabilmektir.

İşinizi mi kaybettiniz? İlişkiniz sona mı eriyor? Ailenizin evinden mi ayrıldınız? Yurtdışına yaşamaya mı gittiniz? Uzun süren bir dostluk aniden bitti mi? Bunun neden olduğunu düşünerek uzun zaman geçirmek mümkün.

Kendinize yaşamınızda bu denli önemli ve büyük yer tutan şeylerin bir parmak şıklatması süresinde toza dönüşmesinin nedenlerini anlamadan yaşamınızda bir adım daha atmayacağınızı söyleyebilirsiniz. Ama bu yaklaşım, yaşamınızı paylaşan herkes için dehşetli biçimde stresli olacaktır : ebeveynleriniz, eşiniz, dostlarınız, çocuklarınız, kardeşiniz.

Herkes kitabın bölümlerini kapar, yeni sayfaları açar, yaşamına devam ederken sizi durağan bir biçimde görmek hepsini kötü hissettirecektir.

Şeyler olur ve geçer, ve bazen elimizden gelen en iyi şey onların gitmesine izin vermektir.

Bu yüzden, ne kadar acı da verse, hatıralardan arınmak bazen iyidir, küçük şeyleri yok etmek, eşyaları yetimhanelere bağışlamak, kitaplarınızı satmak ya da ödünç vermek.

Bu dünyada görünür olan herşey, aslında görünmeyen dünyanın ifadesidir, yüreklerimizde yer alan şeylerin bir izdüşümü.. -Ve hatıralardan arınmak, bazen yeni hatıralar için yüreklerimizde yer açmak anlamına gelir.

Bırakın gitsinler. Azat edin onları. Arının onlardan.

Kimse hayatı işaretli iskambil kağıtları ile oynamaz, yani bazen kazanır ve bazen de kaybederiz. Geri dönüş beklemeyin her zaman, emeklerinizin takdir edilmesini, dehanızın keşfedilmenizi, aşkınızın anlaşılmasını.

Kendi duygusal televizyonunuzda aynı kanalı izlemeyi bırakın. Bir kayıptan ne kadar acı çektiğinizi gösteren o programı artık izlemeyin. O sizi sadece zehirliyor, başka bir şey değil.

Hiçbir şey, kırık aşk öykülerini kabul etmekten daha tehlikeli değildir hayatta; başlama tarihi olmayan söz verilmiş işlerden veya sizi “ideal zamanı” beklemeye sürekli mecbur eden kararlardan.

Yeni bir fasikül açılmadan, önceki bitirilmelidir: Kendinize geçmiş olanın tekrar geri gelmeyeceğini söyleyin kendinize.

Bir zamanlar o şey veya o kişi olmaksızın yaşayabildiğinizi hatırlatın – hiçbir şey yeri doldurulamaz değildir; bir alışkanlık bir ihtiyaç değildir.

Bu çok belirgin görülebilir, hatta zor olabilir, ancak çok önemlidir.

Çemberleri kapatmak. Gururunuz nedeniyle, yoksunluğunuz veya öfkeniz nedeniyle değil, artık ona hayatınızda yer kalmadığı için.

Kapıyı kapatın, müziği değiştirin, evi temizleyip tozu silkeleyin.

Eskiden olduğunuz kişi olmayı bırakın, ve şimdi olduğunuz kişiye dönüşün.

Mutlu Yıllar.

Paulo

{ 1 comment }

Türkiye’de Gazeteler Neden Az Satıyor?

by Utku Kaynar on 05 Ocak 2011 · 0 comments

in Blog

Türkiye’deki toplam gazete tirajı 3.5 milyon’dan biraz daha fazla. Basılı gazetelerin toplam tirajından söz ediyorum. Basılı olmayan mecraların da (internet, mobil, tablet) okunma sayılarını koyarsanız günde yaklaşık 5-6 milyon gazete okunuyor Türkiye’de.

Japonya’nın en yüksek tirajlı ikinci gazetesinin basılı tiraji 11 milyon.  ABD’de toplam baskı 35 milyon. İngiltere’de toplam baskı adetleri de buna yakın. Bakacak olursanız, tiraj elbette nüfus ile doğru orantılı ve örneğin Hindistan ve Çin neredeyse 100 milyona varan toplam baskı adetleri ile bu konuda başı çekiyorlar. Son iki yıl içinde internet ortamının daha çok devreye girmesi ile gazeteler içeriklerini internete göre tasarlamaya başladılar. Daha çok video, daha çok görsel, daha çok sosyal etkileşim.

New York Times’ın Twitter’daki takipçi sayısı basılı tirajından fazla. ABD’deki pek çok şehir gazetesi basılı edisyonlarını kapatıyor, internet edisyonlarına geçiyorlar. Ancak bunlar olurken insanlar gazete okumayı bırakmıyorlar, gazetelere erişim biçimlerini değiştiriyorlar sadece.

Türkiye’de neden gazete almıyoruz? Eninde sonunda 25 kuruş olan bir şeyden bahsediyoruz, veya 50. Yani maliyet bir kriter değil. Yurtdışındaki gazeteler ile ülkemiz gazeteleri arasındaki temel farklılık nereden kaynaklanıyor?

Bunu sadece sıradan bir gazete okuru olarak söyleyebilirim ki, farkın özü haberlerin içeriğinden geliyor. Ben sıradan bir gazete okuruyum, gazete benim için yapılıyor, yazılıyor. Dolayısıyla da eleştirmeye hakkım olduğunu düşünüyorum.

Türkiye’de gazete var.. Burası tamam, ama gazetecilik ne alemde?

Farkı anlamak için basit bir test yapın. Tamamı Türkçe. Öncelikle Türkiye’nin en yüksek tirajlı gazetesi Zaman‘ın internet sitesine girin. Yandaş medyayı örnek veriyor gibi olmasın, eliniz değmişken bir de ikinci büyük gazetemiz Hürriyet‘in internet sitesine girin. Bunlar zaten her gün girdiğiniz siteler. Haberlerin içeriğini değil, veriliş biçimini, kişiselleştirilmesini, o haberi okurken edindiğiniz derinlik ve zenginliği anlamaya çalışın. Yüzeysel, sıradan bilgi mi alıyorsunuz yoksa o gazeteyi okuduğunuz için (yorum değil, haber olarak) hiçbir yerde bulamayacağınız bilgiler mi? Yorumlarda (vaay, ben bunu düşünmemiştim) diyor musunuz? Yorumlar (köşe yazıları) size daha önce görmediğiniz perspektifler sunuyor mu? Spor, sanat, kültür, siyaset.. Hepsi için söylüyorum. Doğrusunu isterseniz, ben gazetelerde birbirinin aynısı bilgiler, yorumlar okumaktan çok yoruldum. Siyaset için, sanat, kültür için bilgisiz haberler okumaktan, derinlikten uzak yazılar görmekten yoruldum. Hiç mi yok? Elbette var. Ama tek tük..

Şimdi karşı kıyıya bakmak için, Sabah’ın çevirilerini yayınladığı The New York Times gazetesinin (Bir milyon basılı tirajı var ABD’de) Türkçe edisyonuna bakın. http://www.sabah.com.tr/NewYorkTimes adresinde bulabilirsiniz.

İki farklı kıyıyı karşılaştırın. Hangisinde daha önce bilmediğiniz türde, derin, anlamlı bilgi aldınız? Hangisinde Vaay, bunu düşünmemiştim dediniz? Daha açık örnekler vereyim. Her zaman aynı fikirde olmasak ta, Hıncal Uluç’un bu yazısına bir göz atın.

Başka örnekler vereyim; Türkiye’de Ergenekon, Balyoz, vb. davaları açıldı, devam ediyor. Kamuoyunda büyük tartışmalara yol açan davalara ilişkin olarak iddianemeden yola çıkan ve yukarıdaki NY Times örneğinde kaç tane doyurucu araştırma okudunuz? Bavulla kapısına gelen belgeleri öyle pek te araştırmadan yayınlamak, veya siyaseten kendisi gibi düşünenler tutuklandığında bağırıp çağırmak mı gazetecilik?

Balyoz davası sanıklarından Emekli Org.Çetin Doğan’ın kızı Pınar Doğan ve damadı Dani Rodrik (ikisi de Harvard Üniversitesi Öğretim Üyesi) bir araştırma yapıp bir kitap yayınladılar. Balyoz davasındaki bazı belgelerin düzmece olduğunu iddia eden kitaplarını oluşturma metodu olarak, iddianamede geçen kavramları Google’de aradılar, tarih tutarsızlıkları buldular ve bunları bir internet sitesinde yayınladıktan sonra kitaplaştırdılar.

Bu kitabı okumadım, dolayısıyla sözü edilen argümanlar benim için iddiadan ibaret. Bulguların objektif olduğu söyleniyor çünkü kaynaklar internette mevcut, herkesin bulabileceği ve ulaşabileceği bilgiler. Benim sorum şu: Balyoz ve benzeri davalar Türkiye’yi sarstı, üzerine çok konuştuk ama, Google’dan bu araştırmayı yapacak “gazeteci” yok muydu Türkiye’de? Amerika’dan birilerini mi beklemek zorundaydık bunlara “vaaay” demek için?

Son soru : Türkiye’de gazete patronlarının hangisi gazetecilik dışında başka bir işle uğraşmıyor? Var mı böyle bir gazete patronu?

Rahmetli Uğur Mumcu, Abdi İpekçi davasının çuvallara sığmayan dosyalarını yıllarca incelemiş ve sonunda kimsenin bulgulamadığı konuları ortaya çıkartmıştı, Ağca’nın bağlantıları, ikinci tetikçi, vb… Gerçek gazeteci oydu. Ölmeden önce çalıştığı Kürt Dosyası kitabı, Tarikat-Siyaset-Ticaret araştırması, Rabıta, Silah Kaçakçılığı & Terör kitapları da bu olgunun başka kanıtlarıdır.

Türkiye’de gazete çok olabilir, ama gazetecilik az.

Türkiye’de gazeteler az satıyor, çünkü insanlar gazete almıyorlar. Gazeteciliğin olmadığı gazeteleri neden alsınlar ki?

Okuduğunuz için teşekkürler.

Utku

{ 0 comments }

Sebastiao Salgado Brezilya'da... Copyright : Amazonas Images

Belgesel Fotoğraf eğitimlerinde hep söylenen şey, fotoğrafçının öyküsüne mümkün olabildiğince yaklaşması ve samimiyetini feda etmeksizin öykünün içinde yaşayarak fotoğraf üretmesidir.

Bu konudaki en uç örnek, şüphesiz bugün dünyanın en büyük belgesel fotoğrafçısı kabul edilen Sebastiao Salgado’dur. Yaklaşık 10 yıldır Genesis adlı, dünyanın bozulmamış alanlarının ve ilkel, komünal yaşamdan sapmamış kabilelerinin bir büyük röportajını üreten Salgado, Amazonas Images adlı sadece kendi işlerinin dağıtımını yapan kendi ajansının web sitesinde nasıl çalıştığına dair videoları yayınlamış.

Yukarıdaki görüntü bu videolardan alınmıştır. Salgado, yerli kabilesi ile birlikte yaşadığı köyde gelen erzak/malzeme uçağını karşılıyor.

Bu sayfada görebileceğiniz büyük röportajlar (Grands Travaux) kısmında videolar bölümünde Reportage Zò’é videosuna tıklarsanız göreceksiniz. Amazon’un uçsuz bucaksız, erişimi mümkün olmayan bölgelerinden birinde Salgado, kendisine malzeme getiren uçak indiğinde kabilenin arasına karışmış, onlarla birlikte bir yaşam sürüyor.

Onların fotoğraflarını çekmek için orada değil sanki, onlarla yaşıyor. Sabah sporunu yapıyor, ava çıkıyor, doğal bir stüdyo kurup kabileyi fotoğraflıyor. Erişimi mümkün olmayan, ancak uçakla gidilebilen bir bölgede aylarca kalarak.

Yaklaşmadan, öykünün içinde olmadan fotoğraf çekilemeyeceğinin açık kanıtı bu videolar. Genesis’in nasıl yapıldığını görmek istiyorsanız, bir insan 12 yıl bir öykünün içinde nasıl çalışır merak ediyorsanız, izleyin.

Genesis’ten diğer fotoğraflardan bir seçkiyi aşağıda bulabilirsiniz.

Okuduğunuz için teşekkürler.

Utku

{ 0 comments }