Kral Çıplak : Yarışmalar Üzerine Düşünceler…

by Utku Kaynar on 09 Aralık 2011 · 6 comments

in Blog

Bugün uzun zamandır zihnimi kurcalayan bir konudan söz etmek istiyorum. İzin verirseniz daha başlamadan söyleyeyim: Fotoğraf yarışmasına katılmak, kazanmak, oralarda yarışmak ile ilgili hiçbir sorunum yok, yarışanlarla da yok.

Ama fotoğraf dünyamızda “yarışma” başlığı altında özetlenebilecek olan türlü çeşitli gariplikler var.

İnsanların fotoğraflarıyla yarışmalara girmesi, onlardan ödül kazanınca sevinmesi hoş bir şey, özellikle de amatör fotoğrafçılar için.

Sorun, yarışmaların fazlasıyla ciddiye alınmaya başladığı andan itibaren başlıyor. Daha sonra devreye garip kuralcılıklar, protestolar vs giriyor.

Tanım gereği fotoğraf yarışması, fotoğrafların yarıştığı ve en beğenilen “tek” fotoğrafların ödül aldığı etkinlik. Ödüller para veya ayni şekilde yapılabiliyor ve katılımcılar (yarışma kitabına uygun yapıldıysa) TFSF tarafından titizlikle denetlenmiş bir şartnameye uygun olarak ve gönderilen bir temsilcinin nezaretinde yapılıyor.

Ama bunlardan hiçbiri, yarışma katılımcılarının sonuçlardan oluşabilecek olası memnuniyetsizliğini örtmeye yetmiyor. İtirazlar, şikayetler, dedikodular vs. Jürinin yakınları ödül almış, jüri kötü fotoğraflara ödül vermiş, vs.

Burada yazdığım bir yazıda “yarışmalar iyidir, ama fazla ciddiye almazsanız” demiştim.

Türkiye’de her yıl yüz yirminin üzerinde fotoğraf yarışması yapılıyor. Her gün binlerce fotoğraf sitelerde paylaşılıyor, destekleniyor. İnsanların fotoğrafı sevmesi, zamanının bir kısmını kendilerine estetik gelen fotoğraflarla geçirmeleri güzel bir şey.

Temel sorun, bunun sonrasında başlıyor. Yarışmalar için üretilen şeyin ne olduğu sorusuyla birlikte.

Yarışmalar İçin Üretilen İşler, Sanat mı?

Üzgünüm, ama hayır. Daha doğrusu, bir fotoğrafın sadece “güzel çekilmiş” olması onu bir sanat eseri yapmıyor. Estetik veya göze hoş gelen bir yapısı olması, hatta ve hatta içinde bir öykü/hikaye barındırıyor olması da öyle. Fotoğraf sadece “güzel” veya “ay çok güzeeelll” olduğu için sanat eseri haline gelmez. Tolstoy’un “Sanat Nedir?” adlı 1896 tarihli kitabında yaptığı sanat tanımı, çokça tartışılmasına rağmen hala geçerliliğini korumaktadır.

Sanat eseri, sadece güzellik üretmek için ortaya çıkmış bir yapıt değildir. Çünkü güzellik, objektif olarak tanımlanabilecek ve üzerinde uzlaşmaya varılabilecek bir kavram değildir, dolayısıyla da sanatın ne olup olmadığı konusunda bir kriter olarak kullanılamaz. Sanat bir iletişim ve ifade biçimidir. Daha doğrusu Tolstoy tarafından yapılan tanımıyla sanat, bir duygu veya deneyimin öyle bir şekilde ifade edilmesidir ki; o duygu veya deneyim hedeflenen kitle tarafından da paylaşılabilsin. Tolstoy için, sanatın en önemli özelliği samimiyetidir. “Özgün” ve kişisel duyguları paylaşabilmelidir ki, gerçek bir sanat eseri olabilsin.

“sanatlı” bir fotoğraf, bir felsefeye yaslanan bir şey söylemek ve bu söylemi bir portfolyo ile ortaya koymak zorunda…

Fotoğraf, fotoğrafçının portfolyosu olabildiği sürece varolabilen bir sanat dalı. Tek tek ilgisiz konularda fotoğraflardan oluşan işler bir portfolyo olarak sınıflandırılamayacağına göre, fotoğrafçı portfolyosunu belirli bir kavram/konu etrafında hazırlamak zorunda. İşte burada bakış meselesi devreye giriyor. Fotoğrafçının özgün bakışı, kendisini yasladığı felsefe-fikir-kavramların zenginliğinden besleniyor. Dolayısıyla “sanatlı” bir fotoğraf, bir felsefeye yaslanan bir şey söylemek ve bu söylemi bir portfolyo ile ortaya koymak zorunda.

Takdir edersiniz ki bunun olabilmesi için, fotoğrafçının -ne fotoğrafı üretiyor olursa olsun- bir ideolojisi, bir dünya görüşü olmalı. Herkesin politik fotoğraf çekmesi gereğinden bahsetmiyorum elbette, böyle bir şeye gerek yok. Ama üretilen fotoğraflar, dünyada bir duruşun ifadesi olarak, bir felsefeye ve estetik bir bakış açısına yaslanmadıkları sürece ayakları havada, boş işler olmaktan öteye gidemiyorlar. Ancak rica ederim, ben “estetik” yazdıkça siz “güzel” olarak okumayın. Estetik demek güzel demek değil çünkü. Güzellik, estetik alanının parçalarından biri sadece.

Hal böyle olunca, yarışmalar için üretilen tekil fotoğraflar bir sanat eseri değil, olamaz, olamayacak. Yeni şeyler söylemeye çalışan bir portfolyonun bileşenleri olarak sunuluyorlarsa durum farklı elbette. Diğer türlüsü, tam anlamıyla “tek çiçekle bahar”.

İşte böylesi “pirinçsiz pilav” misali “portfolyosuz fotoğrafçıların” cirit attığı ülkemiz, yarışmalarda kazanılan başarıların biraz sahte parıltısı ile her gün çalkalanıyor. Bir düşünün, diyelim ki altın madalya aldınız, en büyük sizsiniz. Geçen yıl da birileri aldı o madalyayı, o zaman büyüsü nerede? Gelecek yılki yarışma gelmeden unutulacaksınız.

Elbette, kültürden yoksun bir estetik anlayışı sadece kendisinden öncekileri kabaca tekrarlayacağından, Türkiye fotoğrafının gökyüzü birbirlerine çok benzeyen yüzbinlerce fotoğrafla kaplanıyor her gün. Bu durum, sadece “güzel” fotoğrafın ağırlıklı olarak dolaşımda olduğu bir fotoğraf iklimi, bir kültür endüstrisi yaratıyor.

Kültür Endüstrisi ve Totaliterlik

Kültür endüstrisi, Adorno, Fromm, Hockheimer gibi düşünürlerin ortaya attıkları ve modern totaliterliğin, yani faşizmin temelini oluşturduğunu iddia ettikleri bir kavram.

Hep birlikte düşünelim, politik ya da değil, ama her koşulda içi boş, bir şeyler söylemeyen tekil fotoğraflar ve bu fotoğrafların yarışmasından ortaya çıkan geçici başarılar, bir “kültür ve ideoloji” yoksunluğu üzerinden hakim düzenin değirmenine su taşımıyor mu?

Fotoğraf, ne söylediği önemli olmayan, sadece içindeki lekeler “güzel” olmak zorunda olan bir dikdörtgen mi?
Fotoğrafçı, kadiri mutlak biçimsel kurallara göre fotoğraf çekmek zorunda olan ve daha değişik bakışları arama hakkından yoksun bir robot mu?
Fotoğrafın içindeki insanlar, doğa, birer lekeden, birer formdan mı ibaret?

TFSF tarafından yapılan istatistiki bir çalışma, son beş yılda dağıtılan toplam yarışma ödülleri ile bu yarışmalar için harcanan kargo+baskı vs harcamalarının birbirine çok yakın olduğunu ortaya koyuyor.

Sadece bu durum bile “haydan gelip huya giden” ödüller geçerken arada harcananın fotoğrafçıların potansiyeli olduğunu ortaya koymuyor mu?

Dijital teknoloji bizlere karanlık odadan bir kaçış yolu değil, yeni yaratıcılık imkanları sundu. Bu olanakları “etik” olarak kullanmak isteyenler için fotoğrafla bir şey söylemek eskiye göre on kere daha basit, çünkü çekim sonrası kimyasal/baskı işlemleri ortadan kalktı, seçmek ve elemek çok daha pratik araçlarla yapılıyor bugün.

Ama en büyük soru şu: Mesela on yıl sonra arşivinize bakarken, bir çay bardağına dair dahi on beş tane fotoğrafı yan yana koyamazsanız, kendinize “ben neyin fotoğrafını çektim” demeyecek misiniz?

Bence bunlar üzerine biraz düşünmek lazım. Zira bizler elinde fotoğraf makinesi olan robotlar değiliz.

Okuduğunuz için teşekkürler.

Bu yazıyı okuyanlar şunları da okudu:

{ 6 comments… read them below or add one }

1 Hakan Aydin Aralık 11, 2011, 00:37

Fotoğrafın içeriğinin baz alınmayıp, ne için çekildiğinden yola çıkarak onun sanat eseri olmadığını iddia etmek de son derece yanlış. Susan Sontag sanat kabul ettiği işleri porfolyo olarak değerlendirmiyor mesela. Tekil fotoğraftaki anlatılana bakmıyor mu? Nasıl ki Kaplumbağa Terbiyecisi tek başına bir sanat eseri sayılıyor ve sanat eseri sayılması için Osman Hamdi Bey’in diğer eserlerine bakmaya hacet yoksa fotoğraf için de bu geçerlidir. Tekil fotoğraf elbette sanat eseri sayılabilir. Ne için çekildiğinin zerre önemi yoktur. Önemli olan içeriğidir. Kaplumbağa Terbiyecisi 5. Uluslararası BursaResimFest, “Kaplumbağa” konulu resim yarışması için resmedilseydi ve 1. olsaydı sanat eseri kabul edilmeyecek miydi?

2 T. Zafer Kocabey Aralık 11, 2011, 09:51

Asıl mesele, sanattan ziyade sanatçı kavramında odaklanıyor bana kalırsa. Ülkemizde yağmacı alışkanlıklar her konuda öylesine yaygındır ki, fotoğrafın da bundan etkilenmemesi düşünülemez bile. Daha okul hayatında başlar (belki de daha önce) bu zihniyet: Sınıfı bitirir bitirmez kitaplarını yakan öğrencilerin ülkesindeyiz. Hocaların bile, öğrencilerine, asıl eğitimin iş hayatına atıldıkları zaman alacakları şey olduğunun söylendiği. Diplomayı bir şekilde edinmenin yeterli sayıldığı, fizik bilmeyen fizikçilerin, tarih bilmeyen tarihçilerin, insan haklarını bilmeyen güvenlik görevlilerinin, etik bilmeyen doktorların, ilh. diplomalarını edinir edinmez sahaya koşup mezun oldukları alanda para kazanmaya çalıştıkları, kişinin ne ürettiğinden çok ne kadar kazandığının önemli olduğu bir ülke.
Fotoğraf da bundan nasibini alıyor elbette. Sadece sizden ne istendiğini anladıktan sonra, eğer bunu yakalayabilecek bir gözünüz ve algı yeteneğiniz varsa, tekniğin de üstesinden gelebilecek bir zekanız, yarışmalarda başarılı olmak o kadar zor değildir. Bu bireysel çabaları da gerektirdiği için yapılan işi küçümseyemeyiz. Yüzlerce katılan içinde birkaç kişi ve birkaç fotoğraf isteneni en iyi şekilde ermişlerdir; bence de çok başarılıdırlar. Mesele, sanat kavramı işin içine girdikten
sonra farklı bir boyut kazanıyor: Eğer kişi kendisini sanatçı olarak tanımlamaya başlıyorsa, yarışmalarda aldığı ödüller onun diploması yerine geçiyor ve “fotoğraf sanatçısı” ünvanını kullanmaya başlıyorsa. Sanatın ne olup ne olmadığı hakkında fikri olmayan demeyeyim de merakı olmayan bir toplumda yaptığı işlerin sanat olarak değerlendirilmesini talep etmek bazen böyle yadırganıyor işte.
Bir fakültenin, yeterli donanımı edinmemiş bir öğrencisine diploma vererek ona kazandırdığı bazı haklar, adeta fotoğrafla uğraşan birine de yarışma jürileri tarafından verilmişçesine bir algı doğuruyor; bazen ürünü beğenilen fotoğrafçıda, çoğu zaman da yarışmayı takip edenlerde. Yarışma jürileri de muhtemelen hiç
böyle bir niyetleri olmadığı halde sanatçı diploması dağıtan kurumlar yerine geçmeye başlıyorlar.

3 Şule Tüzül Aralık 11, 2011, 17:53

Utkucum,
Senden birkac tane olsa da hepsi birden cok cok konussa, ya da gunu 48 saate cikarsak da sen de daha cok cok yazsan:)
Benim ekleyecek bir seyim yok yazina, sadece agzina saglik demek istedim.
Ama daha cok konusmak lazim, ama Osman Hamdi’nin tek resimle bahar yaptigini sananlarla, Kaplumbaga terbiyecisine kadar nasil yuzlerce resim yaptigini, ne meşakkatli yollardan gectigini hice sayanlarla vaktini harcama:) Hele Susan teyzenin tek fotografla “olur” dedigini de surda okudum ya, pes diyorum:) kadinin adini nelere bulastiriyorlar yahu:)
Sevgiler. Her sey gonlunce olsun.

4 Hakan Aydin Aralık 11, 2011, 20:12

Osman Hamdi’nin tek resimle Osman Hamdi olduğunu söylediğimi “sananlar” ve Osman Hamdi’nin yalnız Kaplumbağa Terbiyecisi’ni yaptığını söylediğimi “sananlar” cümlelerinizin sonuna kondurduğunuz gülücükleri daha çok hakediyor bence.

5 Utku Kaynar Aralık 12, 2011, 00:29

Tüm yorumlar için çok teşekkür ederim.

Hakancım, senin ne kastettiğini anladığımı sanıyorum. Bu kadar yakın arkadaşlar olarak bu denli zıt fikirlere sahip olmamız beni üzmek yerine mutlu ediyor, tartışmaya zenginlik katıyor. İyi ki yazıyorsun, sağol.

Şulecim, güzel sözlerin için teşekkür ederim. Aynı perspektifte düşünen bir kaç kişiyiz zaten, bu nedenle bu destek önemli benim için…. Keşke daha fazla şansım olsa, ben de daha çok şey yazmak istiyorum ama nafile, hayat bu kadarına izin veriyor. Mukabil sevgiler, selamlar benden de….

Zafer Ağabey, zengin yorumun için teşekkür ederim.

Kısaca ve topluca yanıtlamaya çalışayım.
Sanat yerine sanatçı tartışması yerinde bence. Sanatı, sanatçılar yapar ve bir kişinin “sanatçı” olarak algılanabilmesi için tekil eserler yeterli değil. Bu kişinin kartvizitinde sanatçı yazması, yani bu işten para kazanması veya kendisini sanatçı ilan etmesi çok önemli değil, pekala bir amatörde derli toplu bir iş ortaya koyabilir. Kafka bir sigorta şirketinde çalışıyordu ve yazılarını ölümünden sonra bir arkadaşı yayımladı. Evet, kaplumbağa terbiyecisi tek başına önemli bir eserdir. Ama Osman Hamdi Bey, bir ressam olarak tanındıysa bu yaptığı yüzlerce resim sayesindedir, bu ressamın en önemli eseri de doğal olarak bir mihenk taşı muamelesi görmektedir. Yani ilişki portfolyo > sanatçı > eser olarak işler, tersi değil. Eğer, Bursa Resimfest’te birinci olsaydı, şu anda Pera Müzesinin ikinci katında değil, Osman Hamdi Beyin teyzesinin kızının köşkünde mahzende yer bulurdu ancak. Çünkü gelecek sene yapılacak olan yarışmada başka bir resime verecektik bu ödülü, ve bu iş unutulup gidecekti. Unutulup gidecekti, çünkü biz bu işin arkasındaki sanatçıyı merak edip diğer işlerini görmek istemeyecektik, merak etmeyecektik çünkü bu resim bizde “ay çok güzelll” durumundan başka bir etki bırakmayacaktı. Bu aradaki farkı yaratan, resmin kendisi değil, Osman Hamdi Bey’in sanatçı olarak dünyadaki duruşudur, işte bu da bir estetik bakışa, bir özgün ifade biçimine ve en nihayet düşünsel bir arka plana -felsefeye- dayanmaktadır. Yani Kaplumbağa Terbiyecisi tek başına sanat eseri sayılıyorsa, ressamın diğer eserlerine çoktan bakılmış, duruşu, bakışı, fikri tetkik edilmiş, bu çerçevede bu eser bir mihenk taşı olarak kabul edilip piyasaya sunulmuş ve nihayet Pera’da ikinci kata asılmıştır.

İronik ama, burada Osman Hamdi’yi anabilmemizin nedeni de -bu açıdan bakılınca- portfolyosudur, kaplumbağa terbiyecisi değil.

Türkiye mesleksiz olduğu halde ünlü olanlarla, fotoğraf sanatçılığını kartvizit sananlarla, pirinçsiz pilavlarla, tek çiçekle bahar olanlarla dolu. Bu yazıya yorum yazanlar için söz meclisten dışarı elbette, ama fotoğraf dünyamızda deklanşör şaklatan yüzbinlerin genel eğitim ortalamasının toplumun eğitim ortalamasının üstünde olduğu düşünülürse, insan Sakallı Celal’i rahmetle anmadan edemiyor.

6 Bülent Suberk Aralık 15, 2011, 14:54

Merhaba,

Konunun birden çok yönü var, fotoğraf sanat-[mı]., fotoğraf amatörleri, yarışmalar gibi.

Yarışmalar malum sadece fotoğraf ile ilgili değil her dalda yapılıyor, sinemadan edebiyata, resimden halk oyunlarına müziğe kadar, hatta Nobel ödülleri bile yarışma sayılır ki aday gösterilenlerden ödülü alamayanlar olması nedeniyle. Kültür bakanlığımız her 2 yılda bir arşiv oluşturmak babında resim,heykel,fotoğraf yarışması düzenliyor. Sonuçta yarışmalar bu dallarda üretim olduğu müddetçe devam edecek, sanata katkısı ise tartışmalı heleki fotoğraf sözkonusu olduğunda, fayda ise karşılıklı, öncelikle düzenleyen kurum ve katılımcı veya ödül alan için gerçekleşiyor, bu durumda yarışmaların fotoğrafçılığımıza katkısı üçüncü planda kalıyor. Yarışma düzenleyen kurumlar sektörün devamını garantiye alıyor eserleri kullanabiliyor, katılımcılarda maddi manevi onurlandırılmış oluyor. Yarışmaların amacı bu kadarla kalıyor.

Fotoğraf bakımından Amatör fotoğrafçıların fotoğraflarını değerlendirebileceği [maddi manevi} başlıca alanlardan biride yarışmalar olarak gözüküyor. [Gerçi şartnamelerde yarışmanın amatör, profesyonel herkese açık olduğu belirtilir ama katılımcıların sanırım yüzde 80 ni amatördür.]

Digital ile birlikte fotoğraf üretimi arttı binlerce blog,site vs var, görüntü bombardımanı altında hem fotoğraf çekenler hem izleyenler, yaptığınız işlerin bakılıp unutulması birkaç saatten ibaret. Çünkü arkadan yüzlerce binlerce fotoğraf, portfolyo, fotoproje vs geliyor, takip etmeniz için bayağı bir zaman lazım bence. bu durumda amatör ne yapacak amatörün fotoğrafı basılmaz, amatörün fotoğrafı satılmaz, sergi açar eş dost gezer beğenilir gerçekten güzel işlerdir bu fotoğraf sergilerindeki işler ama evinin odasında tozlanır fotoğraflar. Ülkemizde fotoğraf tüketimini gene fotoğraf çekenler sağladığı sürecede böyle olacak gibi. Bu gün hiç yarışmalar yapılmasa mesela 1 yıl hiç yarışma düzenlenmese fotoğrafımız daha mı ileri gidecek acaba. Öteyanda yarışmalar ile bir yere varılamıyor doğrudur. Çünkü seneye yarışmada derece alanlar hali ile değişiyor veya o yarışma hiç yapılmıyor. Ama en azından katalog, cd vs. ile kayıt altına alınmış olmuyormu. “Zira bizler elinde fotoğraf makinesi olan robotlar değiliz.” bu sözlerin tam da Fotomaratonlar için Utku :) Yarışmalar konusunda bence asıl tartışılması gereken son zamanlarda hızla artan Fotomaraton lardır. 2 gün içersinde insanlardan o belde kent,ilçe ile ilgili eli yüzü düzgün fotoğraflar getirmelerini istemek nekadar doğru bir etkinlik. Maksat muhabbet olsun.

fotoğraf ile uğraşan amatörlerin fotoğrafları ile sanat yapıp sanatçı oldukları. Ben hiç duymadım yarışmada ödül alan bir amatörün ben sanat eseri yaptım saniyenin 1/125 inde, hali ile de sanatçıyım dediğini. Ara Güler kendine sanatçı demedikten sonra bir amatör yarışmalarda ödül almakla nasıl diyebilir böyle bir iddiayı, sanat ve sanatçı olmak fotoğraf konusunda portfolyo,proje,konulu çalışma ile de olmuyor aslında nedeni fotoğrafın yapısından dolayı.

Bülent Suberk

Leave a Comment

Previous post:

Next post: