Ağustos 2009

İnsanların fotoğraf ekipmanı satın alırken en çok sordukları sorulardan biri şudur : Hangi makinayı alsam?

Ne tuhaf, bu soruyu soranların çok azından hangi objektifi alsam sorusunu duyarsınız, sanki objektif makine askısı ile aynı muameleyi görmektedir… Sonra kişiler herkesin gittiği yoldan giderler, bir fotoğraf makinesi alınır (kit lensi ile), onunla çekimler yapılır, bilinç altında söz gelimi insan fotoğraflarında çok yaklaşılamadığı, iletişim kurulamadığı vb. farkedilir, oh ne güzel çiçek te çekerim diyerek bir 70-300 macro tedarik edilir, sonra uzaktan snapshooter portreler alınmaya başlanır. Üstelik te kötü ışıkta.

Tanıdık geldi mi?

Bugün daha iyi bir makina alıp, objektifi sonra mı düşünmelisiniz? Yoksa öncelikle objektifi düşünüp, sonra daha iyi gövde bir makinayı mı önemsemelisiniz?

Kolay ve her zaman geçerli yanıt : Her zaman paranızı objektiflere yatırın. Çünkü objektiflerin fotoğraflarınızın kalitesi bakımından her zaman daha fazla etkisi vardır, çünkü objektifler iyi saklanırlarsa sınırsız süre ile görevlerini yerine getirebilirler. Ancak muhtemeldir ki, dijital dünyada bugün kullandığınız makine gövdesini iki sene sonra değiştirmek zorunda kalacaksınız.

Hangi objektifi alırsanız alın, muhtemelen beş ya da on yıl sonra hala çantanızda olacak. Bilginiz olsun diye söylüyorum, DSLR ortalama kullanıcı yaşam çevrimi (user life cycle) tüm dünyada ortalama 18 ay’a düştü. Başka bir deyişle, eskiyle şimdi arasında ne oldu bilmiyorum ama insanlar daha kötü gövdelere eskiye nazaran daha büyük paralar ödeyip o makinaları 18 ay sonra çöpe atmaya razı oluyorlar.

Şimdiye kadar, insanların fotoğraf makineleri üzerinde yaptığını gördüğüm en aptalca şey şu: Üst düzey bir gövde alıp, üzerine ucuz bir lens takmak. Canon EOS 5D MII üzerinde üçüncü sınıf zoom objektifler taşıyan insanlar tanıyorum. Eskiden de böyleydi, Canon EOS 5 üzerinde üçüncü sınıf objektifler dolaşırdı, para yetmediği gerekçesiyle. Hemen örneği verelim, Canon EOS 5 bugün iki-üç yüz lira civarına satılmakta, ancak o zaman o makinenin üzerine takılmayan 2.8 objektifler bugün hala 1999′daki değerlerini koruyorlar. Üstelik, aynı objektifler bugün herhangi bir Canon EOS gövdesine de takılabilmekteler, 5D MII dahil olmak üzere..

Canon EF 17-40 f/4 L

Canon EF 17-40 f/4 L

Örnek verelim, söz gelimi Nikon için, 17-35 2.8 1990′ların sonunda piyasaya sürüldü, onu o gün alanlar bugün  D700′lerine memnuniyetle takıyorlar, Nikon FX formatı için halen en popüler objektiflerden biri.

Bilmem anlatabildim mi?

Fotoğraf makinesi üreticileri, yeni makineler piyasaya sürerken ali çok açık davranırlar. Ancak dikkat ederseniz, objektifler konusundaki çeşitlenme makinelerin her zaman çok gerisindedir. Bu üzücü bir durum çünkü sınırlı kaynakları en iyi ekipmana harcamanın tek yolu, en ucuz gövdelere en iyi objektifleri takmaktır. Bu film zamanlarında böyleydi, şimdi de daha da güçlü olarak dijital dönemde geçerliliğini korumakta.

Ansel Adams on yıllar önce, birinci sınıf bir objektifin değerini her zaman koruduğunu, dolayısıyla kullanıcısına aslında hiç bir maliyeti olmadığını (aldığınız fiyata satabildiğinizi) yazmıştı. Bu sözler bugün de geçerlidir.

Gerçek

Sizden sadece son bir kaç yılı düşünmenizi rica ediyorum. Bugünün en iyi, en popüler objektifleri bundan bir kaç yıl önce de aynen böyle popülerdiler. Nikon 18-200VR 2005′te piyasaya sürüldü, ve 4 yıl sonra hala aynı fiyattan alıcı bulmakta. Canon 17-40mm f/4 L 2003′te piyasaya sürüldü, bugün bile halen en iyi/popüler full frame/half frame objektiflerinden. Bunun gibi onlarca örnek var. Mesela Nikon 17-35 f/2.8 AF-S halen en çok aranan DX/FX tipi objektif.

Nikon 17-35 AF-S f/2.8

Nikon 17-35 AF-S f/2.8

Bu arada piyasaya sürülen ve yokolan fotoğraf makinelerini sayayım, izin verin. Canon EOS 1D, Eos 300D, EOS 350D, Nikon D70, Nikon D100, Nikon D1x, Nikon D2x… Her birimizin çekmecelerinde bunlar var. Biri olmazsa diğeri. Ancak yukarıda yazdığım objektifler yarının makinelerine de takılacak.

En iyi lensler bedava

En iyi lensler size hiç bir şeye malolmaz, çünkü aldığınız paraya satabilirsiniz ve uzun zaman sıkıntı yaşamadan kullanabilirsiniz. Nikon objektifleri için bu daha da geçerlidir, çünkü piyasadaki Nikon objektiflerinin çoğu son elli yıl içinde çıkan Nikon gövdeleri ile uyumludur. (Uyumluluk Tablosu burada)

Aşağıdaki objektif 1989′da yapıldı, ebay’de 400$ civarına satılmakta. Meraklısı için, Canon/Nikon bayonet adaptörleri de bulunmakta, ancak ben onu bu makina ile kullanıyorum.

(c) KenRockwell.com

Size rahatlıkla şunu söyleyebilirim, bu objektifi de, bunun kardeşi olan 50mm Summicron gibi (o da 1973 yapımıdır), iki sene sonra aynı paraya satabilirim, hiç bir çekince olmaksızın.

Aynı şey sizin alabileceğiniz Canon/Nikon/Pentax objektifleri için de geçerli.

Şunu unutmayın yeter, en iyi kalite objektif yatırımdır. Kötü kalite objektifse, sadece kısa bir süre kullandıktan sonra eşe dosta vereceğiniz veya dolaba kalkacak bir ekipman.

İlla para harcayacaksanız (ki unutmayın, makinenizin çok ta önemi yok) paranızı objektiflere yatırmanız, fotoğraflarınıza pahalı bir gövde+ucuz objektif kombinasyonundan daha fazla etki yapacaktır.

Belki bana inanmayacaksınız, ama fotoğraf makinesi objektiflerinin iyi olanları, borsada işlem gören hisse senetlerinden daha fazla kar getirmektedir!!

En iyi yatırım hangisi?

Sizin için en iyi objektif, en iyi fotoğrafları size çektirecek olan objektiftir. Asla ucuz objektiflerden yana olmayın, çünkü objektifleriniz (makinalarınızın aksine) yıllar boyunca size eşlik edeceklerdir.

Dijital dünyada her bir makina modeli, neredeyse yılda bir güncellenmektedir.

Bununla birlikte, size şahane fırsatlardan da söz etmeliyim, söz gelimi MF objektifler gibi. Canon’un FD serisi objektifleri, veya Nikon’un MF objektifleri adaptörleri ile birlikte Ebay, GittiGidiyor vs. sitelerde (sırf autofocus yok diye) sudan ucuza satılmakta, ve bu objektiflerin iyi olanları sizin makinenize taktığınız kit objektiften 10 defa daha iyi fotoğraf üretmektedir.

Bunu bir düşünün.

Dostlukla,

Utku

{ 5 comments }

Frans Lanting’in Lirik Doğa Fotoğrafları

by Utku Kaynar on 27 Ağustos 2009 · 4 comments

in Blog

Frans Lanting, dünyanın en ünlü doğa fotoğrafçılarından biri. National Geographic‘te düzenli olarak fotoğrafları yayınlanıyor, ve dünyanın dört bir yanında yaptığı atölye çalışmaları ile yeni doğa fotoğrafçılarını yetiştirmeye devam ediyor.

Yukarıda, Lanting’in giriştiği en cüretkar projenin, Hayat’ın Hikayesinin sunumunu bulacaksınız. 2008 sonlarında TED‘de yapılan bu sunumda, Lanting hayatın gelişimini lirik doğa fotoğrafları eşliğinde anlatıyor.

Özellikle doğa fotoğraflarına meraklı dostların ilgisini çekeceğini umuyorum. Altyazılar bendenize ait.

Dostlukla,

Utku

{ 4 comments }

TED nedir, bilmiyorum biliyor musunuz?

TED, 1984′te kurulmuş bir sivil toplum örgütü. Tüm dünyadaki fikir önderlerini, “Ideas Worth Spreading”, yani “Duyurulmaya Değer Fikirler” sloganıyla bir araya getirip, onlara uzman oldukları alanlarda sunumlar yaptırıyor. Daha sonra da bu sunumları, çeşitli think tank kuruluşları ve dünya ile paylaşıyor.

Nereden mi? Buradan. Bu web sitesi yardımıyla yapılan tüm presentasyonlar, gönüllü çevirmenler yardımı ile çeşitli dillere çevrilerek web’de paylaşılıyor. Çeviri programının adı, “Open Translation Program”.

Ben de o çevirmenlerden biri olmak için başvurdum, ve kabul edildim. Tabii ki, ilk çevirilerden bir tanesi fotoğraf üzerine oldu.

James Nactwey, dünyanın en önemli belgesel fotoğrafçılarından biri, ve aynı zamanda VII Photos‘un kurucularından. Kariyerinin büyük bölümünü savaşlar üzerine yapan Nachtwey, 2007 yılında TED Büyük Ödülünü aldı. Bilgi için, TED ödülü alanında mükemmeliyet gösteren kişilere veriliyor ve kişiden 20 dakika boyunca kendisini, amaçlarını, üstünde çalıştığı projeyi anlatması isteniyor. Bu sunumun sonunda, “TED Dileği” tutmasına izin veriliyor kişinin, yani kendi idealini tüm dünya ile paylaşmasına. Kimi zaman, proje sponsorları bu dileğe destek te oluyorlar.

Aşağıda, James Nachtwey’in 2007 TED Global Conference çerçevesinde yaptığı ödül kabul konuşmasını bulacaksınız. Hayatını dünyadaki sefaleti ve acıyı fotoğraflamaya adamış bu adamın düşünceleri, sizin de ilginizi çekecektir. Oynat tuşuna basmanız yeterli.

Unutmadan, bir sonraki çeviri ünlü doğa fotoğrafçısı Frans Lanting için olacak.

Dostlukla,

Utku

{ 5 comments }

Amatör fotoğrafçılık, dünyanın hiç görmediği bir hızda büyüyor.

Tüm dünyada 2008 yılı boyunca on milyona yakın DSLR satıldı. Bu 1980 – 1999 arası satılan toplam profesyonel filmli SLR sayısına eşit. Türkiyede, fotoğraf paylaşım sitelerine abone olan insanların sayısı 250.000′i geçiyor. Bununla birlikte kişisel web siteleri artmakta, insanlar her gün binlerce fotoğrafı Flickr, Fotokritik gibi sitelere yüklüyor.

Virgul.com‘a göre, sadece Fotokritik sitesinin 175.000 üyesi var, her gün 745.000 sayfa ziyaret edilmekte, 45.000 değişik insan tarafından. Diğer siteleri de katarsanız, ne kadar büyük bir kitlenin amatör fotoğrafçılıkla ister düşük, ister yüksek seviyede olsun hobi olarak ilgilendiğini anlayabiliriz.

Nicelik niteliğin önünü açacaksa eğer, neden fotoğraf kalitesinde, üretilen işlerin orjinalliğinde, bakışın öznelliğinde bir artış yok? Neden yeni başlayan tüm fotoğraf meraklılarında gelişme yolları birbiri ile aynı ve bu yollar hep aynı yere, diğerlerinin çalışmalarının kaba kopyalarına çıkıyor?

Yeni başlayan fotoğraf meraklılarının çoğu aynı hataları yaptıkları için.

Karşılaştığımız önemli sorunlar, onları yaratırken kullandığımız bilinç düzeyiyle çözülemez. -Albert Einstein

Fotoğraflarınızın makinenizin kalitesi ile ilgisi yok. İyi fotoğraflar çekebilmek için gereken zihinsel donanıma ne kadar sahipseniz fotoğraflarınız o denli iyileşecektir.

Aşağıda yeni başlayan arkadaşların en çok yaptığı hatalara dair kişisel gözlemimden çıkan bir listeyi paylaşıyorum. Yoruma elbetteki açık ve yorumlarınızı paylaşırsanız hep birlikte tartışabiliriz.

1. Fotoğrafı makinenin çektiği şey sanmak

En çok yapılan hata bu! Fotoğrafı makineler çekmez, fotoğrafçılar çeker. Uzunca bir alıntı/yazı karışımı burada mevcut. Ama fotoğraf makinesinin teknolojik karmaşasına aldanıp, makinenin fotoğrafta fotoğrafçının kendisinden daha fazla rol üstlendiğini zannetmek ilk ölümcül hata. Bu hataya düşüyorsanız, diğerlerine zaten sıra gelmiyordur. Bu hataya düşüldüğünün müspet kanıtı şudur, kişi daha iyi fotoğraflar üreten bir başkası hakkında şunu söyler : “Elbette onun fotoğrafları daha iyi olur, çünkü makinesi (veya objektifi) daha iyi”. Fotoğraf tüm bunlardan çok önce bir tek kelime ile ilgilidir : Vizyon. Bu makine ile çekim yapan ama derdi birşeyler anlatmak olan birisi, Canon Eos 5D MII ile etrafta dolaşan fötr şapkalı makine fetişistinden daha iyi işler çıkartır. Ara Güler’in dediği gibi, iyi fotoğrafçı dikiş makinesiyle de çeker.

2. Sabır yoksunluğu

Sebastiao Salgado, Afrika, Mülteci Kampları

Sebastiao Salgado, Afrika, Mülteci Kampları

Dijital dünyanın, internetin, televizyonun ve modern zamanların her türlü yeni icadının dünyaya en büyük hediyesi hızlı tatmin. Çok hızlı tatmin oluyoruz artık, oldukça da daha hızlı tatmin arıyoruz. Bu durum fotoğraf için de aynen geçerli. Dün fotoğraf makinesini aldıysanız, sırf reklam öyle söylüyor diye bugün fotoğraflarınızla dünyayı sallayabilirsiniz. Eğer durum buysa, neden bütün büyük fotoğrafçılar çok uzun bir öğrenme eğrisinden geçip projelerine yıllarca emek vermektedir?

Fotoğraf, ister tek bir fotoğrafı beklerken, ister uzun öğrenme dönemi boyunca, ister projeler tamamlarken bir öğrenme sürecidir. Bir sanattır, soyut ve kişiseldir. Bu nedenle de biriktirmesi, oluşturması sabır ister. Sebastiao Salgado, BBC muhabirlerinin iki saat geçirip helikopterle ayrıldıkları mülteci kamplarında 40 gün kalmıştır. Muhtemelen aynı nedenle, son projesi 12 yıl(!) sürmektedir.

Sabredin. Sadece projelerde değil, çekimlerde de. Fotoğraf çekimlerinde bir konu üzerinde o anı yakaladığınızı hissedene kadar çalışın, gerekiyorsa o akşam eve tek bir iyi fotoğrafla dönün. Bu, vasat düzeyde on fotoğrafla dönmenizden çok daha iyidir.

Bu yolculukta herkesin hala öğrenci olduğunu, hepimizi orjinal kılabilecek olan yegane şeyin de bu “öğreniyorum” hali olduğunu unutmayın.

3. Temel fotoğraf eğitimini gereksiz görmek

İnsanlar gitar çalmak için kursa gider, ehliyet almak için kursa gider, yemek yapmayı kitaptan öğrenir, ancak makineyi eline aldığında herkes fotoğrafçı olur! Ne demek istediğimi biliyorsunuz. Mutlaka bir yerlerden temel fotoğraf eğitimi alın. Türkiye’de bu işi iyi yapan özel merkezler ve fotoğraf dernekleri var, aynı zamanda bu işi çok kötü yapan “sanat kursları” da mevcut. Eğitim alacağınız merkezin yılda kaç kişiye bu eğitimi verdiğini, eski öğrencilerinin işlerini ve eğitmenlerin geçmişlerini mutlaka öğrenin. Ama kesinlikle temel fotoğraf eğitimi alın. Bu eğitimi veren dernekler için TFSF sitesinden oturduğunuz ildeki derneğin iletişim bilgilerini alabilirsiniz. Bursa’da yaşayanlar için, adres BUFSAD. Bu eğitimi son derece kaliteli veren özel merkezler de mevcut elbette.

4. Akıl Hocası bulmamak (Akut Mentör Yetersizliği)

Temel fotoğraf eğitimi sizi bir yere kadar getirir. Atölye çalışmaları ve ileri eğitimler de öyle. Kendinize, seçtiğiniz disiplinde fotoğraflarınızı yargılayacak ve size yön verecek bir usta bulun. Tüm sanat dallarında tarih boyunca eğitim hep usta/çırak ilişkisi ile yürümüştür. Fotoğraflamak istediğiniz konuları bulun, onları nasıl çekeceğinize dair kafanızda taslaklarınız olsun, sonra mutlaka kendinize bu konulara dair daha önce çalışma yapmış veya size tavsiyede bulunabilecek kişileri bulun ve size yol göstermelerini isteyin. Fotoğraflarınızı değerlendirmelerini isteyin, eleştrilerinden ders çıkartın. Işığın bol olsun’a pek benzemez bu eleştriler, hazırlıklı olun. Usta bir fotoğrafçının bir tek sözü, sizin fotoğraflarınıza bütün bakışınızı değiştirebilir. Sizin tarzınızı anlar, ona göre yol gösterir. Doğru ustayı bulmak biraz da şanstır, ama içgüdülerinize güvenmelisiniz. Bilhassa benim gözlemim şudur, doğru şekilde yaklaşılırsa bütün üstatlar memnuniyetle yol gösterir. Bunu kendi yararınıza kullanın.

5. Başkalarının çektiği gibi fotoğraflar çekip alkış peşinde koşmak

Türkiyedeki amatör fotoğrafçılarda en sık rastlanan durum. Yukarıdaki madde ile çeliştiğimi sanmayın, insanın ustasına öykünmesinde ve sonra onu aşmasında sorun yok. Esas problem, hiç bitmeyen bir yarış ortamında herkesin herkesi taklit etmesidir. Siz kendiniz olun. Fotoğrafta teknik veya estetik olarak kopyalamak kolaydır. Ansel Adams’ın 80 sene önce çektiği fotoğrafları yeniden çekmek için yıldız diyagramlarından yararlanan, sonra da açıklar/koyular vb. iyi çıkmadı diye hayıflanan salaklardan burada söz etmiştim. Fotoğrafta taklit kolaydır, zor olan duyguyu iletmektir. Duyguyu iletebilmek için fotoğraflarınızla birşeyler söylemeye istekli olmanız gerekir. Fotoğraf bir dildir, ancak sizin söyleyecek bir şeyiniz yoksa neyi duyarsa tekrar eden bir papağan olursunuz.

6. Photoshop’ta hallederiz sendromu

Bu rahatsızlıktan muzdarip olanların 5 gün boyunca 5 vakit karanlık odaya girmesi esastır. Tedavisi budur. Şaka bir yana, çekildiği anda kötü olan bir fotoğrafı saatler süren photoshop masajı dahi kurtaramaz. Hatta genellikle sonuç başlangıçtan daha kötü olur. Fotoğrafın kadrajlaması dahil her detayını, fotoğrafı çekmeden önce düşünün ve uygulayın. Ayıklamalar, rahatsız eden veya katkıda bulunmayan detaylardan kurtulmak veya katkı koyan bazı elementleri fotoğrafa eklemek elbette photoshopta yapılabilir, ancak fotoğrafınız öncelikle gerçek, sonra samimi olmaz.

Bu madde, söz gelimi İlke Veral gibi sanatçıların manipülasyon ile ulaştıkları sanat seviyesi için elbette geçerli değildir. Onlar photoshop’u, bir ressamın fırçası gibi kullanmaktalar, hatalarını örtmek için değil.

Fazlasıyla felaket photoshop hataları görmek isterseniz buraya tıklayın.

7. Kompozisyona önem vermemek ve ayıklama yoksunluğu

Resim bir dahil etme sanatıdır. Fotoğraf ise çıkartma. Einstein’in dediği gibi, herşey mümkün olduğunca sadeleştirilmeli, ancak asla daha fazla basitleştirilmemelidir. Fotoğrafta da durum bu. Kötü fotoğraflar çekmenin en kısa yolu, herşeyi bir fotoğrafın içine sokmaya çalışmaktır. Sadeleştirin. Bu asla bir fotoğrafta tek bir element olsun, geri kalanın hepsini atın demek değildir, ancak fotoğrafa katkıda bulunmayan elementleri fotoğrafı çekerken, bu tip öğelerin bulunduğu fotoğrafları sonradan seçerken eleyin.

Kompozisyon, öğelerin anlatıma yardımcı olacak biçimde kadraj içinde düzenlenmesidir. Buna enstantane etkileri de dahil. 163571333-L163571326-LDolayısıyla her türlü kompozisyon elemanının, gözün anlık süzgecinden, kumpasından geçip öğeleri doğru şekilde yerleştirmesi gerekir. Yanda perspektif öğesi yanlış kullanıldığından, lekeleri üst üste binmiş bir fotoğraf ile doğru uygulamasını görüyorsunuz. Aynı bunun gibi, fotoğrafta hangi öğeleri biraraya getirip getirmeyeceğinizi söyleyen kompozisyona vereceğiniz önem, fotoğraflarınızda mesafeyi daha hızlı katetmenizi sağlayacaktır. Kompozisyon öğrenmek için hangi kitapları okuyabilirim diyorsanız, buraya tıklayın.

8. Yeterince (değişik) fotoğrafa bakmamak, yeni bakışların peşinde koşmamak

Size bir sır vereyim, neredeyse bütün iyi fotoğrafçılar (istisnai deha Koudelka hariç) çektikleri kadar çok fotoğrafa bakarlar. Bu fotoğrafınızı beslemenizin en etkin yollarından biridir. Seçtiğiniz disiplinde ne olup bitiyor, dünyada hangi fotoğrafçılar neler yapıyor bunları takip etmeniz gerekir. Internetin de etkisi ile artık bu çok kolay. Magnum in Motion‘da podcastlere üye olabilir, Steve McCurry‘nin son işlerini takip edebilir, söz gelimi doğa fotoğrafını seviyor iseniz Frans Lanting‘in National Geographic’te son yayımladığı makalelere ulaşabilirsiniz. Google Reader gibi programlar yardımıyla başka fotoğrafçıların bloglarını takip edebilirsiniz. Bunların hepsi, size ve fotoğrafınıza anlatmakla bitmez katkılar sağlayacaktır. ICP‘nin Infinity Award ödüllerini takip edebilir, fotoğraf dünyasındaki son ödül ve gelişmeleri Lightstalkers‘dan izleyebilirsiniz. Belgesel fotoğrafçılık seçilmiş disiplininiz ise, MediaStorm size yeni ufuklar açacaktır, özellikle multimedya çalışmaları konusunda. Bakışınızı yenilemek için, kendiniz olup yeni ufuklara açık olmayı sürdürmelisiniz. Kendi tarzınız, zihninizin çeşitli kaynaklardan topladığı özgün bileşim anlatmak istedikleriniz ile bütünleştiğinde oluşacaktır.

9. Işık bilgisine sahip olmamak

Sadece bunu bilirseniz dahi yeterli. Buna inanın, ışık bilgisine sahip olmadığı halde fotoğraf çekmeye çalışan ve sonra neyin yanlış olduğunu merak eden o kadar çok insan var ki… Işık, özellikle doğal ışık en çok kullandığımız kaynaktır. Ancak ona ulaşabilmeniz için sabırlı olmanız gerekir. Doğru zamanda doğru yerde olmak için çaba sarfetmeniz gerekir. Bir örnek vereyim; tanıdığım bir fotoğrafçı var, yakınlarda bir köyde fotoğraf çekmeye gidiyor… Saat 10.00, doğal olarak güneşin ışığı güçlü ve fazla konstrastlı, aşırı parlak bir hava. 6 saat uğraşıyor, akşama kadar, bir kaç portrenin haricinde (onlar da kötü) hiçbir şey yok. Bir başka fotoğrafçı daha var, sabah saat 03.00′te kalkıyor, 03.30′ta kahvaltı bitiyor, 04.00′te yola çıkıyor, 05.00′te fotoğraf çekeceği yerde, 05.30′da fotoğrafını çekiyor, 07.00′de dönüşe geçiyor. Fotoğraf muhteşem, çünkü ışık doğru. Bunun üzerine düşünün. Cephe ışığında portre çektiğinizde neden iki boyutlu bir etki elde ediyorsunuz ve neden portreleriniz yanal ışıkta daha derinlikli görünüyorlar ? Işığı anlamak ve fotoğrafa yansıtabilmek pek çok insanın hiç düşünmediği bir konu. Siz onlardan olmayın.

10. Fotoğrafın/Sanatın entellektüel yönüne önem vermemek

Zurnanın zırt dediği yer burası. Memleketçe hastalığımız. Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmak. Hepsiyle özetlenebilir. Fotoğrafların ışığına yorum yapar, ama daha Rembrandt‘ı duymamıştır. Açık / koyu dengesinden konuşur, Caravaggio‘dan haberi yoktur. Gerçekçilikten söz eder, ama neredeyse tüm 20. YY Amerikan belgesel fotoğrafına ilham kaynağı olan Edward Hopper‘ı bilmez. Sadece resim bilgisinden de söz etmiyorum, Fotoğraflar Neyi Anlatır umursamaz, sanat tarihi‘ni daha yükseğine puanı yetmeyen üniversite öğrencilerinin girdiği ucube bölüm filan zanneder, sonra da eşinin dostunun sitedeki fotoğraflarının altına bunu yazar.

Sontag, Barthes, Benjamin, Gombrich… Size güzel fotoğraflar çektirmezler, ancak fotoğrafı içinize güzel çekmenizi sağlarlar. Düşündürürler. Değiştirirler. Okuyun. Merak edin. Araştırın. Fotoğraf bir sanattır, ve sanatta uzun adımlar, büyük sıçramalar değil, mantıklı ilerlemeler vardır. Şimdi kendi kendinize keşfettiğiniz kavramın bir ucu, bundan üç yüz yıl önce Avrupa’nın köhne bir çiftlik evinde bir adamın tuvale boya sürüş biçimine dayanıyor olabilir. Hiçbir şey, diğerlerinden bağımsız değil. Bunu düşünün.

Genel kuralla bitirelim : Emek yoksa, hasat yoktur.

Okuduğunuz için teşekkürler.

Utku

{ 7 comments }

Henri Cartier-Bresson

by Utku Kaynar on 19 Ağustos 2009 · 4 comments

in Blog

Henri Cartier-Bresson.

Henri Cartier-Bresson.

Bu ismi henüz duymadıysanız, fotoğraf hayatınız henüz başlamamış ve haftasonları şahane manzaralar çekip Pazartesileri işyerinize gittiğinizde ilk iş paylaşım sitelerine yüklüyorsunuz, öğlen vaktine doğru gelen yorumlarla da (bkz:Işığın Bol Olsun) seviniyorsunuz demektir. Fotoğraflarınıza gelen yorumlar sizi mutlu ediyordur ve bu işin ne şahane olduğunu düşünüyorsunuzdur.

Yanlış anlamayın, bunda bir sorun yok.

Ancak tekrar ediyorum. Sadece henüz fotoğraf hayatınız başlamamıştır, fotoğrafseverliğiniz dahil.

Şimdi iki seçeneğiniz var, elimde iki hap duruyor.

Mavi hapı alıp yarın sabah mutlu mesut uyanabilirsiniz.

Veya kırmızı hapı alırsınız ve size tavşan deliğinin ne kadar derin olduğunu gösteririm.

Seçiminizi şimdi yapın :

  • Mavi hapı yuttuysanız buraya tıklayın.
  • Kırmızı hapı yuttuysanız okumaya devam edin.

Hamiş : Henri Cartier-Bresson belki de fotoğrafın gelmiş geçmiş en büyük ustasıdır.

Onu en büyük yapan nedenler :

  • Sokak fotoğrafını, “karar anı” kavramı çerçevesinde sanat mertebesine yükseltmiştir.
  • Bitmek bilmeyen bir çalışma temposu ile 50 yıl boyunca üretip, yüzyılın gözü olmuştur.
  • Dünyanın en prestijli fotoğraf ajansı Magnum‘u Robert Capa, David Seymour ve George Rodger ile birlikte kurmuştur.
  • Resim eğitiminden gelen kusursuz kompozisyon yeteneğini, anlık resimler yapmak üzere fotoğrafa taşımıştır.
  • İnsanı, insancıllığı fotoğraflarında hep üstte tutmuştur.
  • 20.YY’ın en çok kitabı basılan, en çok sergisi açılan fotoğrafçısıdır.
  • Çektiği fotoğraflar kadar, yazdığı metinlerde kendisini izleyen fotoğrafçılar için bir rehber olmuştur.

Aynı zamanda da büyük bir öğretmendir, öğrenmek isteyenlere. Tüm kariyeri boyunca milyonlarca fotoğraf üretmiş olan bu ustanın internetteki fotoğraflarının sayısı 200′ü geçmiyor. Halbuki Ara Güler’in dediği gibi, o bir saatte 200 kare çekiyordu!

Fotoğrafı hiç önemsememiştir, onun için önemli olan hayattır. Hayat tüm açılımları ile an be an oluşup sona erdiğinde, Bresson bu anlardan en önemlisini yakalamak için oradadır.

Şöyle demiştir :

Fotoğrafta en küçük şey dahi, büyük bir özne haline dönüşebilir.

Benim için fotoğraf eş zamanlı bir karşılaşmadır, bir saniyelik bir zaman dilimi içersinde, bir yanda olayın taşıdığı anlam ve diğer yanda olayı ortaya koyan görselliğin içinde algılanan biçimlerin keskinlikle bir araya getirilmesidir.

İçerik + Geometri. Cartier-Bresson büyük fotoğrafların sırrının, ikisini anlık, kadife kadar yumuşak ve şahin kadar keskin bir gözle bir araya getirmek olduğunu çözmüştü.

Fotoğraflarına bakın. Başlangıçta sıradan, pek bayağı anlar gibi gelebilir bazıları, ancak yavaş yavaş size tesir etmeye başlayacaktır. Yavaş yavaş, ustanın fotoğraflarındaki geometriyi, insancıllığı, sıradan üstü güzelliği farkedeceksiniz.

Bunu yapabilmesi için, fotoğrafçının kendisini unutturması, görünmez kılması gerektiğini anlayacaksınız. Kimbilir, belki de Mayıs 68 öğrenci ayaklanmaları sırasında Paris’te, Bresson’un sakin sakin saatlerce fotoğraf çekmesinin sırrı budur.

Unutulmak. Makineyle fevkalade göz önünde, ancak dikkatin dışında olmak. Kimsenin dikkat etmediği kibar, turist tipli adam, dünyanın en büyük fotoğrafçılarından biridir. Ve siz onu önemsemediğiniz anda yanınızdan geçerken, iki sene sonra Paris’in en ünlü galerisinde asılacak fotoğrafınız çekiliyor olabilir.

Henri Cartier-Bresson’dan öğreneceğimiz çok şey var.

Kitap :

Henri Cartier Bresson’un The Decisive Moment (Karar Anı) kitabı 1953′te yayınlandı ve röportaj fotoğrafçıları için temel kaynak haline geldi.

Foto-öykü ve fotoğraf felsefesi ile ilgili yazıların, HCB’nin 1953′e kadar çektiği fotoğraflara eşlik ettiği kitabın açılış makalesi, Karar Anı adını taşımaktadır.

Bu makalenin Türkçe çevirisi internette daha önce herhangi bir yerde yayınlanmamış, veya en azından ben bulamadım. Çeviriyi yine bu sitede makalelerin altında, bu sayfada bulabilirsiniz.

Daha önce okumadıysanız, bu defa kaçırmayın. Muhtemelen internette türkçe haliyle ilk kez yayınlanıyor.

Henri Cartier Bresson ile ilgili diğer bağlantılar için :

belki de

{ 4 comments }

Karar Anı – The Decisive Moment

by Utku Kaynar on 19 Ağustos 2009 · 0 comments

in Uncategorized

Tarih

Karar Anı, bir makale formatında ilk kez Henri Cartier-Bresson’un “The Decisive Moment” başlığını taşıyan aynı adlı kitabın önsözü olarak 1953′te yayınlandı. Kitap Cartier-Bresson’un basılan ilk kitabıydı ve güncel baskısı bulunmamaktadır. Meraklıları için, şu an ebay’de 1500$’dan satılıyor.

Karar Anı

Karar Anı

YGS yayınları tarafından, HCB’nin seçme makalelerinden oluşan aynı adlı kitabın açılış yazısı yine “Karar Anı” idi. Ancak ne yazık ki bu kitabın baskısı bulunmamaktadır. Yine de bu kitap, fotoğrafa yeni başlayanların çok yarar görebileceği bir eser olabilir.

Aşağıda bu çok önemli metnin Türkçe çevirisini bulabilirsiniz.

(Çeviren : Yelda Ulusoy)

Karar Anı

Dünyada tam ve doğru ana sahip olmayan hiçbir şey yoktur – Kardinal de Retz

Resme her zaman tutkum oldu. Çocukken perşembe ve pazar günleri resim yapar, diğer günler resmi hayal ederdim. Pek çok çocuk gibi benim de bir Brownie Box’um vardı, fakat bunu sadece arada bri tatil anılarımın küçük albümlerini oluşturmak için kullanırdım. Ancak çok daha sonraları makinenin arkasından daha iyi bakmaya başladım, küçük dünyam genişlemişti ve bu, tatil fotoğraflarımın sonu oldu.

Sinema da her zaman hayatımdaydı, Pearl White’ın New York’un Gizleri, Griffith’in Kırık Tomurcuklar ve Hırs gibi büyük filmleri, Stroheim’in ilk filmleri, Einsenstein’ın Potemkin Zırhlısı gibi filmleri, sonra Dreyer’in Jeanne d’Arc’ı. Filmler bana görmeyi öğretti. Daha sonraları, ellerinde Eugene Atget baskıları olan fotoğrafçılarla tanıştım, bu fotoğraflar beni çok etkilemişti. Bu yüzden kendime bir sehpa, bir siyah perde ve cilalanmış ceviz ağacından 9×12 format bir makine aldım, obtüratör görevini objektif kapağı görüyordu. Bununla sadece hareketsiz görüntüleri çekebiliyordum. Diğer konular ya çok karmaşık ya da bana çok amatör geliyordu, öyle ki kendimi sanata adadığıma inanıyordum. Fotoğrafları bir küvette kendim banyo edip basıyordum ve bu uğraş bana çok keyif veriyordu. Bazen, kimi kağıtların kontrastlı kimilerininse yumuşak olmasından kuşkulanıyordum; ancak; yine de hiç kaygılanmıyordum; fakat baskıda görüntüler çıkmadığında kuduruyordum. 1931′de, 22 yaşında Afrika’ya gittim. Fildişi sahilinde bir makine aldım ancak dönüşümde; bir yılın sonunda farkettim ki makine tamamıyle küf içinde kalmıştı ve tüm fotoğraflardaki görüntüler ağaçlar içindeki eğrelti otları gibi üst üste binmişti.

Çok hastalandığım o dönem, tedavi olmak gerekti, az miktardaki aylık gelirim yaşamama yetiyordu, zevk alarak ve keyfime göre çalışıyordum. Bu arada Leica’yı keşfettim, Leica gözümün bir uzantısı oldu ve beni hiç terketmedi. Gün boyu zihnimde düşünceler dolaşıp duruyor, sokaklarda suç delili arar gibi fotoğraf arıyordum. Özellikle tek bir görüntü içersinde, süregelen bir sahnenin esasının kavranıyor olmasını istiyordum.

Fotoğraf röportajları yapmak, yani bir hikayeyi pek çok fotoğrafla anlatmak fikri o zamanlar aklımda hiç yoktu, ancak çok sonraları, meslektaşlarımın çalışmalarına ve resimli dergilere bakarak ve bu dergiler için yaptığım çalışmalarla yavaş yavaş röportaj yapmayı öğrendim.

Her ne kadar kolay seyahat edemeyen biri olsam da pek çok yer dolaştım. Seyahati, ülkeler arasındaki farkları gözeterek, yavaşlık içinde yapmayı severim. Bir kez bir yere vardım mı, o ülkedeki yaşamı daha iyi izleyebilmek için neredeyse temelli oraya yerleşme isteği duyarım. Bir Globe trotter (dünyayı çok gezen, ç.n.) olmayı hiç bilemedim.

Bağımsız çalışan diğer dört fotoğrafçıyla 1947′de Magnum Photos kooperatifini kurduk. Kooperatif fotoröportajlarımızın yerli ve yabancı dergilere ulaşmasını sağlıyordu. Her zaman amatör bir ruhla çalıştım, hatta amatörden de çok bir hevesle.

Henri Cartier-Bresson

röportaj

Bir fotoröportaj nelerden oluşur ? Bazen durumu anlatan, zengin içerikli tek bir fotoğraf yetebilir. Ama böylesi pek enderdir. Parıltıyı ortaya çıkaran konu öğeler genellikle dağınıktır, onları zorla bir araya toplamaya ise hakkımız yoktur. Bu öğeleri ön plana çıkartmak röportaja yararı noktasında hilekarlık olur. Pek çok fotoğrafta dağınık duran bu tamamlayıcı öğeler bir sayfada bir araya getirilebilir.

Röportaj, bir sorunu ortaya koymak, bir olayı ya da izlenimi sabitlemek için zihnin, gözün ve kalbin sürekli bir devinimidir. Bir olay, gelişimi içinde etrafında dolanıldığı ölçüde zengindir. Orada çözümü ararsın. Kimi zaman buna bir kaç saniye içinde ulaşırsın, kimi zamansa saatler, hatta günler gerektirir. Standart bir sonuç yoktur, bu işin bir reçetesi yoktur, tıpkı teniste olduğu gibi her an hazır olmak gerekir. Gerçek bize öylesine bir bolluk sunuyor ki, olayın ortasında bir şeylerden vazgeçmek, sadeleştirmek zorunda kalıyoruz. Ama her zaman doğru şeylerden mi vazgeçiyoruz? Yapılan şeyden çok emin olmak gerekir. Bazen en güçlü görüntünün yakalandığı sanılır, ancak olayın nasıl gelişeceğinden emin olunmadığından çalışmaya devam etmek gerekir. Çabuk ve mekanik biçimde deklanşöre basmaktan, beyni gereksiz taslaklarla doldurmaktan, tüm çalışmanın berraklığını kaybetmekten sakınmak gerekir.

Bellek çok önemlidir, olayla aynı hızda dört nala ilerlerken çekilen her fotoğrafın bellekte bıraktığı şey çok önemlidir, çalışma esnasında eksik nokta bırakılmadığından, her şeyin ortaya konduğundan emin olmak gerekir, çünkü sonrası çok geç olacaktır, olayı tekrar yaşamak mümkün değildir.

Yaptığımız iki eleme vardır, yani olası iki kaygımız; biri vizörde gerçekle karşılaşmak, diğeri görüntüler bir kez geliştiri ve sabitlendiği zaman, doğru olanların içinden daha az güçlü olanları ayırmak zorunda kalmak. Olay geçip bittiğinde, tam olarak neden yetersiz kalındığı bilinir. Genellikle, çalışma içinde bir tereddüt, olat örgüsü içinde fiziksel bir kesinti bütünün içinde belli bir dateyı yakalayamadığın hissini verir, özellikle daha sık rastlanan gözün bir rehavet içine girmesi, bakışın belirsizleşmesidir, bu da yeterlidir. Her birimiz için, gözümüzden yola çıkarak sonsuza doğru genişleyerek giden boşluk, az ya da çok, yoğunluğuyla bizi etkileyen ve hemen anlarımızın içine gömülen ve burada şekil değiştiren şeyi bize sunar.

Tüm anlatım araçlar içersinde yalnızca fotoğraf belirli bir anı sabitler. Biz kaybolan şeylerle oynuyoruz ve kayboldukları andan itibaren onları geri getirmek imkansız. Röportajın sunumunda konu yeni baştan düzenlenemez, en fazla toplanmış görüntüler arasında seçim yapılır. Sözün oluşumundan, sözü kağıt üzerine dökmeden önce yazarın düşünmeye zamanı vardır; pek çok öğeyi birbiri ile ilişkilendirebilir. Beynin unuttuğu bir dönem vardır, bir biriktirme. Bizim içinse, kaybolan şey o noktadan itibaren ebediyen yok olur, bu korkumuz aynı zamanda mesleğimizin de temel özgünlüğünü oluşturur. Bir kere otele girmişsek, röportajı yeniden gerçekleştirmemiz mümkün değildir. İşimiz, not defterimiz olan makinemimz yardımı ile gerçeği gözlemlemekten ibarettir. İşimiz gerçeği sabitlemek, ancak onu ne fimle çekim aşamasında, ne de labarotuvarda küçük oyunlarla değiştirmemektir. Tüm teknik hileler keskin bir göz tarafından fark edilir. Bir fotoröportajda darbeler sanki bir hakem gibi sayılır ve kaçınılmaz biçimde özel araziye izinsiz girmiş birinin durumuna düşülür. Dolayısıyla konuya tilki adımları ile yaklaşmak gerekir, söz konusu olan bir natürmort bile olsa tırnakları geri çekip kedi gibi yavaş şekilde yaklaşmak gerekir, ama elbette keskin bir gözle. İtişip kakışmadan, balık avlamadan önce suyu bulandırmamak gibi, ışığa saygı göstererek, şayet ışık eksikse bile fotoğraf çekerken flaş gibi yardımcı  ışık kaynakları kullanmamak gerekir, yoksa fotoğraf dayanılmaz şekilde saldırgan bir kişiliğe bürünür.

Bu meslek birebir insanlarla kurulan ilişkilerle çok ilintilidir ve tek bir kelime bile herşeyi berbat edebilir, bütün kapılar yüzünüze kapanır. Mesleğin belirlenmiş kuralları yoktur, her zaman çok dikkat çekici olan makineyi de, kendinizi de unutturmanız gerekir. Size karşı tepkiler farklı ülkelere ve bölgelere göre çok farklılıklar gösterir, Doğu’da sabursız ya da telaşlı bir fotoğrafçı, bir daha onarılması mümkün olmayan gülünç bir duruma düşer. Bir kez hız kazanmış ve o hızla da çalışmaya devam ediyor dahi olsanız, biri sizi makinenizle birlikte dikkatle gözetlemekteyse, fotoğrafı unutmaktan başka çareniz yoktur, çocukların bacaklarınıza yapışmasına izin verirsiniz.

konu

Konu nasıl yok sayılır? Konu kendini zorla farkettirir. Çünkü tıpkı bizim öznel dünyamızdan olduğu gibi, tüm dünyada olup biten her şeyin bir konusu vardır. Olan biten karşısında algılarımızın açık olması ve hislerimiz karşısında dürüst olmamız yeterlidir.

Bütünündeyse, algıyı oluşturan şeye karşı konumumuzu almamız gerekir. Konu durumları birleştirmeyi içermez, öyle ki durumların kendi içlerinde birbirleri ile hiç bir ilişkileri yoktur. Önemli olan şey, bu durumlar arasında seçim yapmak, gerçekliğin derinliği içinde doğru durumu hissetmektir.

Fotoğrafta en ufak bir durum büyük bir konu, en ufak insani detay bir leit-motif’e dönüşebilir. Bizi çevreleyen dünyayı bir tanıklık içinde görüyor, alıgılıyoruz. Olayın kendisi, asıl fonksiyonu ile figürlerin organik ritminin ortaya çıkmasını sağlıyor. Kendini ifade etme tarzına gelince, bizi baştan çıkaran şeyleri ifade etmenin binbir yolu var. Biz en iyisi anlatılamaz olanı tüm tazeliğiyle kenara koyalım ve burada söz konusu etmeyelim.

Resim sanatında konu alınmamış pek çok alan var, kimileri buna fotoğrafın icadının neden olduğunu savunuyor. Her halukarda, fotoğraf bu alanlardan kitap, gazete resmi bir bölümünü üstlendi sadece. Fakat ressamların en önemli konularından biri olan portreyi terk etmeleri fotoğrafın icadına bağlanmıyor mu?

Redingot, kep ve at uzun zaman öncesinde en tutucu akademi ressamlarını korkuttu, düğmeli abartılı tozluklar onları boğuyordu sanki. Biz fotoğrafçılar kendimize daha geçici bir alan edindiğimiz için bu tür şeylerin bizi sıkması mı gerekiyor? Bizler makinemiz sayesinde hayatın tüm gerçeklerini ele alabildiğimiz için bundan olsa olsa büyük bir sevinç duyarız. İnsanlar portrelerinde yaşamaya devam etmek isterler, kendilerinden sonra yaşayanlara iyi görünmek isterler, bunu gizliden hak ettiklerini düşünürler.

Portrenin duygularımıza dokunan bir özelliği de insanların çevreleritarafından belirlenimş şeylerinin arkasındaki benzerlikleri ve devamlılıkları yeniden keşfedebilmek. Bu sadece amca ile yeğenin karşılaştırıldığı bir fotoğraf albümünde de yaşanabilir. Fotoğrafçı iç ve dış dünyayı yakalayabiliyorsa, bu, tıpkı tiyatroda dendiği gibi insanların bir pozda durabilmelerinden kaynaklanır. Fotoğrafçının mekanın atmosferine saygı göstermesi, canlı ortamı belirleyen yerleşime dahil olması, özellikle insani gerçekliği öüdüren yapaylıktan sakınması ve elbette makineyi ve onu kullanan kişiyi unutturması gerekir. Bence karmaşık bir makine ve projektörler küçük bir kuşun uçup gitmesine neden olur. Bir yüzün ifadesinden daha uçucu ne vardır  ki? Bir yüzün verdiği ilk duygu genellikle en doğru olandır. O insanlarla sık sık bir araya geldiğimizde bu duygular zenginleşir ve artık daha yakından tanıdığımız doğasının derinliğini ortaya koyması giderek daha da zorlaşır. Müşterilerin siparişi üzerine çalışıldığı zaman portre fotoğrafçısı olmak çok zordur, çünkü bir kaç sanat hamisi haricinde her biri olduğundan daha güzel görünmek ister, o zaman da ortada gerçek olan hiçbir şey kalmaz. Müşteriler makinenin nesnelliğinden çekinir, fotoğrafçı ise psikolojik bir duyarlılık arar, bu iki yansıma çarpışır.

Bir fotoğrafçının tüm portreleleri arasında belli bir akrabalık mevcuttur, çünkü insanları tanıma yeteneği ile fotoğraçı olarak ruhsal konumu arasında bağlantı vardır. Yüzün asimetrik yarıları arasındaki dengeyi bulmaya çabalayarak harmoni elde edilir. Bu, düzlüğü ya da aşırı tek yönlü bir bakışı engeller.

Kimi portrelerdeki yapaylık yerine vesikalık fotoğraflar çeken fotoğrafçıların vitrinlerinde yan yana dizilmiş fotoğrafları daha çok tercih ederim. Bu vesikalık fotoğraflara her zaman soru sorulabilir, onlardan edinilmek istenen şiirsel aktarım yerine belgesel bir kimlik keşfedilebilir.

kompozisyon

Bir konunun kendi özenelliğini taşıyabilmesi için, içerdiği biçimlerin ilişkilerinin kesinlikle açık ve yerli yerine oturmuş olması gerekir. Makine boşluk içinde konuya göre yerleştirilmelidir ve işte bu noktada kompozisyon önemli olmaya başlar. Benim için fotoğraf, gerçekliğin içindeki yüzeylerin, çizgilerin ya da değerlerin ritminin keşfidir. Göz konuyu ayıklar ve makinenin görevi, gözün verdiği kararı filme aktarmaktır. Bir fotoğraf bütünlüğü içinde görülür, kompozisyon görsel öğelerin organik birlikteliği, eş zamanlı bir birlik oluşturmuş bir tablo gibidir. Bu birliktelik boş yere değil, bir gereklilik sonucu oluşur ve arka plan biçimden ayrılamaz. Fotoğrafta yeni bir plastik var, enstantane çizgiler işleyişi, hareketin içinde çalışıyoruz, bir çeşit yaşamın ön sezgisini oluşturmak, ancak fotoğrafın hareketin içinde de anlamlı dengeyi hissetmesi gerekir, gözümüz ara vermeksizin ölçmeli, değerlendirmeli.

Perspektifleri dizlerden hafif bir bükülmeyle değiştiriyoruz, milimetrik bölünmelerde basit kafa hareketiyle çizgilerde üst üste bölünmeler gerçekleştiriyoruz, fakat tüm bunlar refleks hızıyla yapılabilir şeyler ve neyse ki bizi “sanat” yapmayı denemekten alıkoyuyor. Kompozisyon hemen hemen deklanşöre basma anından oluşturuluyor ve makineyi konuya daha uzak ya da daha yakın konumlandırırken ayrıntılar oluşturuluyor, sınırlandırılıyor veyahut konu tarafından yönlendiriliyor. Kimi zaman süregelen durumdan memnun kalınmayarak, bir şeylerin oluşması için oturup bekleniyor, kimi zaman hiçbir sona varılmayıp fotoğraf elde edilemiyor, fakat örneğin bazen birisi çıkageliyor, vizörün kadrajından onun yolu takip ediliyor, bekleniyor, zaman geçiyor, deklanşöre basılıyor ve çantanda bir şeylerin olduğu hissiyle uzaklaşılıyor. Daha sonra, orantısal araçları ya da diğer figürleri fotoğraf üzerinde izleyerek fotoğrafın amorf ve daha cansızken tamamen içgüdüsel olarak geometrik alanlarının obtüratörün deklanşörüne basıldığı anda belirlendiğinin farkına varılarak keyiflenilebilir. Kompozisyon, bizim sabit önceliğimiz olmalı, fakat fotoğrafik an sezgisel bir şekilde işlemeli, çünkü gerçekleştirdiğimiz çekimler ilişkilerin değişken olduğu çok kısa anların kayıtlarından ibaret. Altın değerine ulaşması için, fotoğrafın ancak ve ancak gözün kumpasından geçmesi gerekir. Hiç bir geometrik çözümleme, hiç bir şematik çıkarsama bunu sağlayamaz, fotoğraf bir kere kendiliğinden çekildiğinde, bu noktadan sonra artık sadece düşünsel bir malzeme olarak sunulabilir. Umuyorum ki, hiç bir zaman tüccarların mat cam üzerinde baskıları sattıkları günü görmeyeceğiz.

Makine formatının seçimi, konunun ifadesinde çok büyük bir rol oynar, öyle ki benzeşen köşeleri ile kare format statik olma eğilimi gösterirken, hemen hemen hiç kare tablo yoktur. Şayet biz güzel bir fotoğrafı az bile olsa kadrajlayıp kenarlarından kırpıyorsak, bütünü bozmuş oluyoruz, bunun dışında zayıf olan bir kareyi karanlık odada agrandizör ışığının altında negatifi kırparak kurtarmak çok ender bir durumdur. Böyle olduğunda gerçeklik bozulur. Sık sık görüş açılarından bahsedildiği duyulur, oysa ki göz konusu olan tek açı kompozisyonun kurgusu esnasındaki geometrik açılardır. Bunlar tek geçerli açılardır, ancak kimileri vardır ki menfaat, çıkar ya da başka zırvalıklar elde etmek için bunlara riayet etmez.

68997-004-27391834

teknik

Kimya ve optik alanındaki keşifler hareket alanımızı genişletiyor, kendimizi daha yetkinleştirmek için bunları tekniğimize aktarmak bize kalmış. Fakat, fotoğraf tekniği konusunda süregelen bir fetişizm söz konusu. Fotoğraf tekniği, sadece bir görüş belirlemek için oluşturulmalı ve uygulanmalıdır. Teknik, görülen bir şeyin öznel kılınması çerçevesinde önemlidir. Değerli olan sonuç budur. Fotoğraf inandırıcı kanıtı ortaya koyar, aksi taktirde sadece fotoğrafçının gözünde varolmuş, kaçırılmış tüm o röportajlar anlatmakla bitmez. Röportaj mesleğimizin ancak 30 yıllık bir mazisi var. Kullanımı çok basit makinelerle, ışık gücü yüksek objektiflerle ve sinemanın ihtiyaçları doğrultusunda üretilmiş ince grenli ve çok hızlı filmlerle gelişti mesleğimiz.

Makine, bizim için güzel bir mekanik oyuncak değil, alettir. Yapılmak istenen işe uygun bir makineyle, kendini iyi hissetmek yeterlidir. Makinenin, diyaframın, hız ayarlarının, v.s. kullanımı tıpkı otomobilin vitesini dönüştürmek gibi bir reflekse dönüşmelidir. Tüm bu işlemlerden sonra herhangi birini, hatta en karmaşık olanlarını bile es geçmek söz konusu değildir; tüm üreticiler tarafından makineyle birlikte inek derisinden çantanın içinde verilen kullanım kılavuzunda, askesi bir dille bunlar ifade edilmiştir. Bu yolu katetmek şarttır, en azından sohbetlerde. Aynı şekilde, güzel karta baskılarda da.

Agrandizörde, görüntünün alındığı andaki değerlere zarar vermemek ya da onları yeniden yerleştirirken, değiştirirken çekimin yapıldığı ruh haline uygun davranmak gerekir. Gözün sürekli kurduğu gölge ve ışık dengesine sadık kalmak şarttır. Bu nedenledir  ki, fotoğrafik yaratımın son dakikaları laboratuvarda geçer. Kimi insanların görüntünün netliği için ölçüsüzce uyguladığı fotoğraf teknikleri beni hep güldürmüştür. Bu özen, titizlik duygusumudur yoksa bir aldatıcı görüşe kapılıp aslında yanı başlarında duran gerçekliğin arayışına mı düşerler? Onlar da sonuçta, öykülerini yapay bulutlara gizleyen diğer nesil gibi ana sorundan uzaktırlar.

müşteriler

Fotoğraf makinesi bir çeşit görsel günlük oluşturmayı sağlayan bir şeydir. Fotoröporajcılar olarak bizler, endişeler içinde bunalmış, karmaşaya eğilimli, imajların eşliğine ihtiyaç duyan canlılarla dolu bir dünyaya bilgiler sağlayan insanlarız. Bir düşüncenin özeti niteliğinde olan fotoğraf dilinin büyük bir gücü vardır, fakat gördüklerimiz üzerinde bir yargı taşırız ve bu, büyük bir sorumluluğu da beraberinde getirir. Halkla bizim aramızda, düşüncenin yayılım aracı olarak matbaa yer alır. Bizler görsel dergilere hammaddelerini teslim eden zanaatkarlarız. İlk fotoğrafımı sattığımda (Vu dergisi) gerçek bir coşku hissetmiştim, bu resimli baskılarla uzun bir birlikteliğin başlangıcıydı. Söylemek istediğimiz şeye değer kazandıran yayınlardır, fakat kimi zaman, maalesef onu başka bir şekle sokarlar. Dergi, fotorğafçının göstermek istediği şeyi yayımlar, fakat bu kimi zaman derginin beğenileri ve ihtiyaçları doğrultusunda onlara yeniden biçim vermesine de olanak sağlar. Bir röportajda, fotoğraf altlarındaki yazılar görüntülerin sözlü içeriği olmalıdır ya da makineyle elde edilemeyen anlatımlarla çevrilmelidir, fakat yazı işlerinde, maalesef çeşitli hataların içlerin sokuşturuluverilmesi mümkündür; her zamanda da basit dizgi hataları değildir bunlar. Ama genellikle okuyucu tüm bu hataların sorumlusu olarak sizi bilir. Bunlar olağan durumlardır. Fotoğraflar başyazarın ve sayfa sekreterinin elinden geçer. Editör genellikle röportajı oluşturan otuz kadar fotoğrafın arasından seçimini yapmak zorundadır (bu biraz da alıntılar yapmak üzere metni kırpmaya benzer). Röportajın haber gibi belirli formları vardır ve editör, fotoğrafların taşıdığı etkiye ve kağıt krizlerinin yarattığı yansımaya göre fotoğrafları iki, üç veya dört sayfaya yaymak üzere seçimini yapar.

Röportajın çekimlerini yaparken, fotoğrafların ileri bir aşamada sayfa tasarımını düşünemezsin. Sayfa tasarımcılarının en büyük ustalığı fotoğraf yelpazesi içinden tüm bir sayfada, hatta çift sayfada sunulmayı hak eden görüntüyü çekip çıkartmayı bilmektir. Hikayenin içinde birleştirici rol üstlenen küçük fotoğrafı doğru araya koymayı bilmektir. Sayfa tasarımcısı sık sık kendisine fotoğrafın en önemli görünen bölümünü kırpar, çünkü onun için öncelikli olan sayfanın bütünlüğüdür, sık sık fotoğrafçı tarafından tasarlanmış kompozisyon yerle bir edilmiş olur, ama olan olmuştur. Fotoğrafların doğru aralıklarda ve genişliklerde çerçevelenmiş olduğu, her sayfanın mimarisinin ve ritminin hikayenin tasarlandığı şekliyle anlatıldığı güzel sunumlar için sayfa tasarımcılarına çok şey borçluyuz. Nihayetinde, fotoğrafçının son endişesi derginin sayfalarını çevirerek, röportajını incelerken hissettiği endişedir.

Henri Cartier-Bresson, Otoportre, 1987

Henri Cartier-Bresson, Otoportre, 1987

Fotoğrafın tek bir görünümü üzerine konuyu biraz yaymış oldum, fakat  elbette, reklam kataloğu fotoğraflarından cüzdanların diplerini saran fotoğraflara kadar daha başka pek çok konu var. Fakat burada fotoğrafı asla genel olarak açıklamaya çalışmadım. Benim için fotoğraf eş zamanlı bir karşılaşmadır, bir saniyelik bir zaman dilimi içersinde, bir yanda olayın taşıdığı anlam ve diğer yanda olayı ortaya koyan görselliğin içinde algılanan biçimlerin keskinlikle bir araya getirilmesidir.

Yaşarken içinde keşfedilir oluyoruz, aynı zamanda dış dünyayı da keşfediyoruz, dış dünya bizi biçimlendiriyor, fakat dış dünya üzerinde biz de bir etki yaratabiliriz. İçsel ve dışsal bu iki dünya arasında bir denge kurmak gerekir, bu iki dünya sürekli etkileşim içersinde aynı bütünü oluşturur ve işte iletişim kurmamız gereken dünya da budur. Ama bu, biçimden ayrılamayacak olan içerikle ilgilidir. Biçim derken, düşüncelerimiz ve duygularımızı açık ve doğrudan doğruya görünüz kılan sıkı resimsel düzenlemeyi kastediyorum. Fotoğrafta görünebilir olanın tasarımı, resimdeki ritmin ani keşfinden başka bir şey olamaz.

Henri Cartier-Bresson
Paris, 1952

{ 0 comments }

Harika fotoğraflar nasıl oluyor yani ?

by Utku Kaynar on 08 Ağustos 2009 · 4 comments

in Blog

Eğer fotoğrafınızdaki kayıp bileşeni arıyorsanız, cevabı burada. Fotoğraflarınızı iyi, güzel veya harika kılan şey; ekipman, sizin onu çekerken kullandığınız monopod, kursta hocanızın söyledikleri veya dün fotoğraf paylaşım sitesine yüklediğiniz fotoğraflara gelen eleştriler değildir.

Fotoğraflarınız, sizin gözlem gücünüzün, hayal edebilme kapasitenizin, anlık karar verebilme becerinizin seçimlerinize yansımasıyla yükselir, veya alçalır.

Bir başka deyişle, fotoğraf teknolojinin bir fonksiyonu değil, farkındalığın gücünün ifadesidir.

Bu her zaman biraz şanstır, ancak siz de onu kabul etmeye hazır olmalısınız – Henri Cartier Bresson

Fotoğraf makinanızın ne kadar iyi fotoğraflar çektiğinizle hiç bir ilgisi yoktur. Elbette ki teknik kısmı halletmek zorundasınız, ancak bunu sadece siz tamamıyle hakim olana dek yoldan çekilmesi gereken bir yük gibi görmelisiniz, velinimet gibi değil. Esas zor kısmı teknikten sonra gelir.

Zor olan, fotoğraflarınızla birşeyler söylemenizdir.

Fotoğraf bir sanattır ve bu nedenle de son derece soyut, kişisel bir şeydir. Dolayısıyla pek çok insana anlaması zor gelir. Suçu makinaya atmak, ekipmanları yarıştırmak, başkalarının çektiği fotoğrafların aynısını veya benzerini çekmek ve bu yolla kendine bir kariyer yapmak kolaydır.

Ancak yaratıcılık ile taklitçilik nadiren aynı yolda yürür.

Mantıklı insanlar kendilerini dünyaya uydurur. Mantıklı olmayanlarsa, dünyayı kendilerine uydurmaya çalışır.
Öyleyse rahatlıkla söyleyebiliriz ki, insanlığın bütün ilerlemesi mantıksız insanlardan gelmektedir.
George Bernard Shaw

Rahatlıkla söyleyebilirim ki, bütün makineler -özellikle dijital olanlar- kullanımda benzer kalitede sonuçlar verebilir. Gerçek farklılık, makinanın gerçek dünya koşullarına fotoğrafınızı uydurmakta yapılması zorunlu ayarların ne kadar kolay yapıldığı veya mümkün olup olmadığıdır.

Bir açıdan fotoğraf golfe benzer, marjinal farklılıklar elde etmek için çok çalışmanız gerekir ve her ikisinde de çok çok az insana oyunu oynasınlar diye para ödenir. İkisinde de gelişmek ve olgunlaşmak yıllar alır. Çoğu golf oyuncusu yıllar boyunca oynasa bile deliğe topu ilk seferde sokmayı başaramaz. Fotoğrafın farklı olacağını neden düşündünüz ki?

Bu girizgahtan sonra, gerçekten iyi fotoğrafların nasıl yapıldığına geçebiliriz.

Sabır

Eğer tek bir önemli kriter varsa, bu odur. Takvim bekleyemezsiniz, dışarı çıkarsınız. Konunuzun olduğu bölgeye gider ve sabırla ışıkla birlikte koşulların olgunlaşmasını beklersiniz. Pek çok ikonik fotoğraf konuyu (ister belgesel olsun, isterse manzara) uzun zaman boyunca gözlemleyip tatmin etmeyen çekimler yapıldıktan sonra tekrar dönüp yapılan o son çekimle ortaya çıkmıştır. Gerçek fotoğrafçıların sıradanı sıradışı göstermelerinin yolu budur.

Fotoğrafçı olmayan birileri ile çekime gitiyseniz zamanınızı kendiniz yönetin. Onlar uyurken veya yemek yerken siz fotoğraf çekiyor olabilirsiniz. Kendinizi çekim gezilerinin zaman sınırları ile değil, yaratıcılığınızın limitleri ile doğrulamaya çalışın.

Bu adam, Michel Fatali web sitesindeki fotoğrafların saha notları (field notes) kısmına ışık için ne kadar beklediğini de yazmaktadır. İncelerseniz bir fotoğraf için günlerce beklediğini göreceksiniz. Bu size çekim gezisi gibi geliyor mu?

Sabredin. Parlak fikirler takvimlerle çalışmaz.

Gözlerinizi açın

“Kompozisyon görmenin en güçlü yoludur.” – Edward Weston

Zabriski Point, Edward Weston, 1938

İnsanın yaptıkça geliştirdiği yetilerinden birisi de görmektir. Baktıkça, ki bu kesinlikle görmek ile aynı şey değildir, daha çok şey görürsünüz. En olağandışı şeyler kapınızın hemen dışında gerçekleşiyor olabilir, ancak siz görmelisiniz.

BUFSAD eski başkanı ve eğitmeni Osman Önder, fotoğrafa giriş derslerinde bu ilkeye vurgu yapmak için çalıştığı şirketin çevresinde yaptığı çekimlerden şirket çalışanlarına yaptığı dia gösterisinde, çalışanlardan hiç birinin fotoğrafların nerede çekildiğini anlayamadığını anlatır.

Bakmak ile görmek aynı şey değildir. Fotoğraf fırsatları her yerdedir, dikkat edin, gözlerinizi açın ve onları arayın.

Osman Önder, Selçuk Deve Güreşleri 2009

Osman Önder, Selçuk Deve Güreşleri 2009

Tekillik

Arkadaşlarla çekime gitmeyi kim sevmez? Bununla birlikte, fotoğraf yalnız yapılan bir uğraştır. Arkadaşlarınızla yaptığınız fotoğrafçılığın tüm keyfine rağmen, araya karışmak, mekanla, insanla bütünleşmek, rahatsız edilmemek şarttır. Bunun için, grup bir mekana vardığında derhal ayrılmalı ve herkes kendi fotoğrafını aramalıdır.

Michael Kenna, bize mekanların sesini duyuran fotoğraflarını çekebilmek adına, asistan kullanmayı reddetmektedir.

Taushubetsu Bridge, Nukabira, Hokkaido, Japan, 2008

Michael Kenna : Taushubetsu Bridge, Nukabira, Hokkaido, Japan, 2008

Tutku

Ah evet. Burası önemli.

Fotoğraf bir tutkuyu iletmek ve aynı kıvılcımı başka bir insanın ruhunda ve aklında çaktırmaktır. Konunuzu önemsemiyorsanız, sonuçlar bayağı replikasyonların üzerine çıkamayacaktır. Önemseyin, inanılmaz şeyler olacaktır. Önemsemeyin, hızlı unutulursunuz.

Beni çeken bir şey görürsem, bir fotoğraf yaparım. Duygumu açıklamaya kalkmam. – Ansel Adams

Fotoğraf bir tutku iletimi sanatıdır. Fotoğrafladığınız şey hakkında tutku duymuyorsanız sonuçlarınızdan çok şey beklemeyin. Bir kaç ışığın bol olsun alırsınız, o kadar. Fotoğraf teknik veya ekipman ile ilgili değildir, bir düşünceyi, bir fikri, bir konsepti veya herhangi bir şeyi paylaşmak ile, yansıtmak ile ilgilidir, çoğunlukla tamamen yabancılara. Fotoğrafınızın etkili olması için mesajınızın berrak olması gereklidir. Büyük usta Ansel Adams’ın dediği gibi, “kötü bir fikrin keskin bir fotoğrafından daha kötü bir şey yoktur.”

Bu nedenle harika bir fotoğraf makinesini bir yerlere doğrultuvermek sonuç getirmez. Ne söylediğinizi bilmek ve onu görsel dilde yüksek sesle ve açık açık söylemek, insanların aklında kalacak bir fotoğraf yaratacaktır. Fotoğrafınız size hiçbir şey söylemiyorsa, başkalarına daha da azını söyleyecektir.

Dolayısıyla makinalarınızın bununla bir ilgisi yoktur. Fotoğraf dünyasındaki insanların 99%’u daha iyi fotoğraflar çekmek için daha çok para harcamaları gerektiğini düşünür. Ancak bununla orantılı sabır, dikkat, emek ayırmazlar. Siz onlardan olmayın, otomatik olarak en seçkin ve yaratıma daha yakın 1%’in içine gireceksiniz.

Dolayısıyla konunuza konsantre olmanız başarının ön koşuludur. Ne çektiğinizi bilmek, söz gelimi insanlarla sohbet etmek, zaman geçirmek, ta ki torunlarının hangi lisede okuduğunu öğrenene kadar fotoğraf çekmemek, makineyi çantadan çıkarmamak işe yarar.

İnsanlar gerçek saygıyı ve samimiyeti hemen anlar.

Yaşlı Adam ve Eşi, Kenan Kaya, BUFSAD Belgesel Atölyesi

Dağ Köyleri Projesi, BUFSAD Belgesel Atölyesi 2009

Kişi aynı işi sürekli yaparak hayatına devam edemez. Değişiklikleri algılamak ve onlara ayak uydurmak zorundadır. Fotoğrafta da böyledir, farklı açılardan bir kare, bir kare daha… Olana kadar çekersiniz. Ancak, bunu aynı konu için yapmak zorundasınız, sizi sonunda zenginleştirecek olan budur. Hayalgücünüzü kullanın ve düşünün. Bir olasılık daha deneyin, sonra bir tane daha.

Fotoğraf makinesi bir not defteri, doğrudan bir araç, aynı anda görsel kavramlarla sorular sorup yanıtlayan bir “an” ustasıdır. Dünyayı yorumlayabilmek için vizörün sınırladığı görüntüyle birleşmek gerekir. Bu tutum manevi bir disiplin, ince bir ruh ve geometri duygusu gerektirir. Objelerimizin seçiminde ne kadar tutumlu olursak, en yalın biçimlerimize o zaman ulaşabiliriz. Fotoğrafı kendimize ve çektiğimiz nesneye en büyük saygıyı hissederek çekmeliyiz. – Henri Cartier Bresson, Doğanın Resmini Arayış

Resim bir dahil etme sanatıdır. Fotoğraf ise, çıkartma. Herşeyi fotoğrafın içine sokmaya çalışmak kötü fotoğraf çekmenin en garantili yollarından biridir. Fotoğrafa katkı koymayan hiçbirşeyin fotoğrafta bulunmaması gerekir, yoksa konudan dikkatleri uzaklaştıracaktır. Az çoktur, çok ta az.

Samimiyet

Ekipmanınızın her bir nüansını iyice tanımanız çok çok önemlidir. Her bir duruma nasıl tepki verdiğini bilmeli, çıkacak sonucu gözünüzde canlandırabilmelisiniz. Ekipmanınızın gerçekliği nasıl tercüme edeceğini anlamanız gerekir.

Bunu becerebildiğinizde, çektiğiniz her fotoğraf görünmesini istediğiniz gibi oluşacaktır.

Beş makina kullanıp hepsinde mükemmeli yakalamak zordur. Bunun yerine, bir makina ve bir lens kullanıp her bir nüansını, nüvesini keşfedin. Eğer film ile çalışıyorsanız, hep aynı filmi kullanın. Sebastiao Salgado yaklaşık 40 yıldır aynı film ile çalışmaktadır. Bunun bir nedeni var, bunu düşünün.

Her yeni makinanın veya lensin peşinden koşarak zaman kaybetmeyin. Kendi ekipmanınızı anlayın. Bunu yaptığınızda, iyi fotoğraflar gelecektir. Yapmazsanız, şanslı olduğunuz anlar haricinde onları bulamayacaksınız.

Merak

Gerçekten, samimi bir ilgi ve keşfetme merakı duyduğunuz konuları fotoğraflayın. Fotoğraflarınızı başkalarının ilginç bulması, sizin konularınızı ilginç bulmanız ile başlar. Bu, işin başlangıç noktasıdır ve ister doğa, ister belgesel, ister portre bütün büyük sanatçılar ilgi duydukları konuları anlatırlar. Bu anneanneniz olabilir, bir çiçek, renkler, desenler, veya yan taraftaki hastanede tedavi gören kanser hastaları. Önemli olan sizin samimi bir ilgiyle, merak ederek ve fotoğrafı öncelikle anlamak için kullanmanızdır. Öncelikle anlamak için.

Kendi Vizyonunuzu İzleyin

Eğitmenleriniz gibi, hocalarınız gibi, ustalarınız gibi, internette görüp imrendikleriniz gibi fotoğraflar çekerseniz, fotoğraflarınız olsa olsa bu işten anlamayanların alkışladığı kaba kopyalar olur.

Kimsenin izinden gitmeyin. Kendi izinizi açın.

Kendiniz olun, tutkularınızı gösterin, başkalarının tutkularını kopya etmeye çalışmayın.

Dışarı çıkıp kendiniz olursanız, kendi ilgi ve merak duyduklarınızı göstermeye çalışırsanız, o zaman kendi tarzınız oluşacaktır. Başkalarının yaptıklarını yaptığınızda orjinal bir şey yapacağınızı asla, asla düşünmeyin.

Tutkulu olduğunuz bir konu bulun, bu çok basit birşey dahi olabilir, renkler ve küçük nesneler gibi. Fotoğrafını çekin ve bize gösterin. Çöp kutularını seviyorsanız, gidin onları çekin. Yollardaki lastik izleri mi? Şahane! Otoyol kenarında yetişen çiçekler mi? Süper! Biz daha önce daha iyisi çekilmiş fotoğrafların replikalarını merak etmiyoruz. Belki yarışmalarda işe yarayabilir. Ama yarışmaları kimin kazandığı, fotoğraf dünyasındaki en büyük balık hafıza konusudur : En çok bir yıl sonra kimse hatırlamaz!

“Bu fotoğrafı  neden çektin” diye sorulduğunda verecek kişisel bir yanıtınız olsun. Böylece, hatırlanacaksınız.

Duygularınızı iletin

Görme özürlü birine bir çiçeği anlatacak olsanız nereden başlarsınız ? Düşünün, ve uygulayın. Fotoğraf sadece gerçekliğin kaba bir replikasyonu değildir, fotoğraf sizin o gerçeklik hakkında ne hissettiğinizin de aynasıdır. Gördüklerinize anlam katmaya çalışın.

Sadece nitelik değil, nicelik

Gördükleri konunun tek bir fotoğrafını çekip oradan ayrılan (ve bunu her fotoğrafı için yapan) onlarca fotoğrafçı tanıyorum. Siz bunu yapmayın, ilginizi çeken bir şey gördüğünüzde, kompozisyonu gözünüzde canlandırdığınızda, küçük hareketlerle konumunuzu değiştirerek fotoğraf çekmeye devam edin. Hareketin veya olayın, veya geometrinin doğru anını bulacaksınız.

Işık

Bunu söylemek istemezdim, ancak kötü ışıkta çekilmiş harika kompozisyonlar hiç işe yaramaz. Işık fotoğraf çekecekseniz anlamanız gereken bir numaralı konudur. Işığı anlayın, nereden geliyor, yoğunluğu nasıl, kontrastı ne ? Eğitmenlerinize sorun, kitaplardan okuyun, ama mutlaka öğrenin.

Sabır

Biliyorum biliyorum. Yukarıda yazmıştım! Bir daha yazıyorum ki pekişsin. Sabrın önemi, bir fotoğrafçı için vazgeçilmezdir. Dünyanın en büyük fotoğraçıları, olanca yeteneklerine, birikimlerine, deneyimlerine ve ekipmanlarına rağmen konuları üzerinde yıllarca çalışır. Neden, düşünün.

Fotoğraflarınızı Seçerken

Ansel Adams, yılda bir tane iyi fotorğaf çekebiliyorsanız bu çok iyidir demişti.

Fotoğraf resim değildir. Fotoğrafçının çok fotoğraf çekmesi, daha sonra en iyilerini seçip geri kalanlarından kurtulacağı içindir. Portfolyonuzu ancak çektiğiniz en iyi fotoğraflar geliştirecektir. Sadece en iyi işlerinizi gösterin, vasatları ve işe yaramazları ayıklayın. Fotoğraf bir ayıklama sanatıdır, sadece çekerken değil, seçerken de.

“Az”ın gücü

Az ekipman aşıyın. Ünlü Amerikan alpinisti Steve House (meraklısı için, dağcılık ta ayrı bir sanattır) “Ekipmanınız basitleştikçe, edindiğiniz tecrübe zenginleşir” demişti. Aynı şey fotoğraf için de geçerlidir. Fotoğraf ekipmanınızın bir kısmına “sadece hava aldırmak” için onları her pazar yaylaya çıkarmanıza gerek yok.

Kuralların yanından geçin

İşte son madde. Kuralları unutun. Koşullanmalarınızı unutun. Bir konuyu üç yüz yıl önce bir rönesans ressamının anlattığı gibi anlatmak zorunda değilsiniz. Detaylara girin, yanından bakın, üstüne çıkın, alttan bakın. Bu fotoğraflar bildiğiniz tüm kompozisyon kurallarının yanından geçer, ancak yine de çok iyiler. Bakış noktanızı, lekelerin fotoğraftaki yerleşimini sürekli zorlayın. Alfred Stieglitz, muhtemelen dünyaya gelmiş en sert ve acımasız galeri sahibi ve eleştirmendi. O dahi şunu söylemiştir:

Eğer birisi kendi fotoğraf yolculuğuna, manipüle, hibrid veya herneyse o çıkacaksa, ve bu yolun sonu cehenneme çıkıyorsa dahi şunu söylerim “Git ve yap”. Gidip yapmalıdır, yolun üzerindeki trafik ışıklarına da dikkat ederek. Velev ki dikkat etmeyecekse, o zaman da kırmızı da basıp geçmesini bilmelidir.

Bununla birlikte, eleştrinin kıymetini bilin. Nitelikli, olgun bir eleştiri size “ışığın bol olsun” diyen değildir. Teknik hede hödö ile kafanızı şişiren hiç değildir. Nitelikli eleştri şu soru ile başlar: “Bu fotoğrafı neden çektin?” Buna verilecek iyi bir yanıtınız yoksa, eleştirilmeye değer bir fotoğrafınız yok demektir.

Kendiniz olun. En önemli kural budur.

Kaynaklar : Bufsad, GeziFoto.com, KenRockwell.com, Luminous-landscape.com, Wikipedia

{ 4 comments }