Steve Jobs için…

by Utku Kaynar on 25 Aralık 2011 · 0 comments

in Blog

Yaratıcılığı pek çok insanın yaşamını değiştiren bir dahiden, 45 saniyede hayat dersi.. Izleyin lütfen :

Tercümesi :

“Siz büyürken genellikle dünyanın göründüğü gibi olduğu ve yaşamınızın bu dünyada hayatınızı geçirmekten ibaret olduğu söylenir. Çok fazla duvarlara çarpmadan bir koridorda gitmek gibi. Güzel bir aileye sahip olmaya, eğlenmeye, biraz birikim yapmaya çalışmalısınız.

Ne varki bu çok sınırlı bir yaşamdır. Yaşam, basit bir gerçeği bir defa keşfettiğinizde çok daha geniş bir hal alır : Etrafınızda bulunan, sizin hayat adını verdiğiniz her şey sizden daha akıllı olmayan yapılmıştır ve onu değiştirebilir, onu etkileyebilir, diğer insanların kullanması için kendi eserlerinizi inşa edebilirsiniz.

Bunu bir defa öğrendiğinizde, hiçbir şey bir daha aynı olmayacaktır.”

{ 0 comments }

Erdal…

by Utku Kaynar on 13 Aralık 2011 · 1 comment

in Blog

Bizler, on altı yaşındaki bir çocuğu “asmayalım da besleyelim mi” diye idam eden cuntanın anayasasına 92% evet oyu vermiş bir ülkenin çocuklarıyız. Bugün 13 Aralık, Erdal Eren’in ölüm yıldönümü.

Sadece bir dakika durun ve düşünün 16 yaşınızı, neler yapıyordunuz, neler hissediyordunuz, nasıldı dünya? İşte o yaşta, yaşını büyüterek ve düzmece belgelerle suçlayarak astılar Erdal’ı. İbret olsun diye.

Ve işte bizler, o kabusun başka versiyonlarını yaşamaya devam ettik, ediyoruz yıllardır. Asmayalım da besleyelim mi paşasına Marmaris’te resim yaptırarak, buna rağmen anayasayı değiştirmiş gibi yaparak, devlet için kurşun atıp yiyen şereflilere 90′larda sahip çıkarak, milyon sayfalık davalar açıp neticede kümeste bir tavuk tüyünü bulamayarak devam ediyoruz.

16 yaşında çocuklarını dün astıran, bugün pankart açtılar diye aylarca hapis yatıran bu ülke, bir türlü “kendisi” olamayarak, hep ötekileşerek kendine, yoluna devam ediyor.

Bugün 13 Aralık 2011, bugün -idamının 31.yıldönümünde- asılan 16 yaşındaki çocuğu, Erdal Eren’i bir dakika olsun düşünme günü.

Erdal Eren’in gözleri tarihin içinden bize bakıyor. Bakıyor, çünkü biz, yani Türkiye Cumhuriyetinin yurttaşları, henüz o gözlere bakmayı beceremedik.

Bunu başarana kadar, başımız eğik.

 

{ 1 comment }

Polonyalı fotoğrafçı Monika Bulaj, yaptığı Afganistan yolculuklarında keşfettiği büyülü ülkeyi anlatıyor. İzlemek istersiniz belki.

{ 0 comments }

Ülkemizde Çingeneler üzerine yapılan belgesel çalışmalar çoğalmaya başladı. Bu çalışmaları yapan arkadaşlar aşağıdaki bilgilerden faydalanmak ister belki…

Osmanlı’nın Gizli Çingene Raporu 07/12/2011

Atlas Tarih dergisi, Serez Lisesi Osmanlıca ve Fransızca öğretmeni Said Bey’e Sultan Abdülhamid için hazırlatılan gizli Çingene raporunu yayınlandı. Çingenelerle ilgili belirlenecek devlet politikasının nasıl olması gerektiğinin tartışıldığı raporda, Çingenelerin Osmanlı İmparatorluğu’ndaki tarihi hakkında son derece önemli bilgiler bulunuyor.

Raporda Çingenelerin tarihi adının “Kıpti”, halk arasındaki isimlerinin ise Çingene olduğu ifade ediliyor. Bu durum Osmanlı arşivlerinde Çingene kavimlerinden bahsedilirken Çingene adının yanı sıra Kıpti kelimesinin de kullanılmasından ileri geliyor. Kıpti kelimesi Çingeneleri tanımlamak için daha önce Bizanslılar tarafından Agupti formunda kullanılmış daha sonra ise Batı dillerinde yaygınlaşarak Gypsy şekline dönüşmüştü.

Said Bey tarafından hazırlanan raporda halk arasında yaygın olan “Cin-Gan” hurafesine yer veriliyor. Çingenelerin “Cin” ve “Gan” adlı zina yapan iki kardeşin soyundan geldiğine ilişkin iftirayı Said Bey raporda şu sözlerle değerlendirmiş: “Bunun insanlık ve İslamlıkla hiçbir alakası olamaz. Bunun için yapılması gereken ilk iş hiç bir mantıklı açıklaması olmayan bu anlayışı kökünden değiştirmek.” Said Bey’in “Cin-Gan” iftirasının ortadan kaldırılmasına yönelik son derece yerinde önerisine rağmen söz konusu hurafenin günümüzde varlığını koruması şüphesiz ki büyük bir utanç.

Raporda kimi nüfus bilgilerine de yer verilmiş. Buna göre dönemin Selanik vilayetinde yaklaşık 35000 Çingene yaşamını sürdürmektedir. Bunun yanı sıra Said Bey’in raporunda Osmanlı İmparatorluğu’nda yaşayan Çingenelerin toplam sayısının 500.000′ine yakın olduğuna dair tahmini bir rakama da yer veriliyor.

Devamı için Çingenelerin Sitesi.

{ 0 comments }

Bugün uzun zamandır zihnimi kurcalayan bir konudan söz etmek istiyorum. İzin verirseniz daha başlamadan söyleyeyim: Fotoğraf yarışmasına katılmak, kazanmak, oralarda yarışmak ile ilgili hiçbir sorunum yok, yarışanlarla da yok.

Ama fotoğraf dünyamızda “yarışma” başlığı altında özetlenebilecek olan türlü çeşitli gariplikler var.

İnsanların fotoğraflarıyla yarışmalara girmesi, onlardan ödül kazanınca sevinmesi hoş bir şey, özellikle de amatör fotoğrafçılar için.

Sorun, yarışmaların fazlasıyla ciddiye alınmaya başladığı andan itibaren başlıyor. Daha sonra devreye garip kuralcılıklar, protestolar vs giriyor.

Tanım gereği fotoğraf yarışması, fotoğrafların yarıştığı ve en beğenilen “tek” fotoğrafların ödül aldığı etkinlik. Ödüller para veya ayni şekilde yapılabiliyor ve katılımcılar (yarışma kitabına uygun yapıldıysa) TFSF tarafından titizlikle denetlenmiş bir şartnameye uygun olarak ve gönderilen bir temsilcinin nezaretinde yapılıyor.

Ama bunlardan hiçbiri, yarışma katılımcılarının sonuçlardan oluşabilecek olası memnuniyetsizliğini örtmeye yetmiyor. İtirazlar, şikayetler, dedikodular vs. Jürinin yakınları ödül almış, jüri kötü fotoğraflara ödül vermiş, vs.

Burada yazdığım bir yazıda “yarışmalar iyidir, ama fazla ciddiye almazsanız” demiştim.

Türkiye’de her yıl yüz yirminin üzerinde fotoğraf yarışması yapılıyor. Her gün binlerce fotoğraf sitelerde paylaşılıyor, destekleniyor. İnsanların fotoğrafı sevmesi, zamanının bir kısmını kendilerine estetik gelen fotoğraflarla geçirmeleri güzel bir şey.

Temel sorun, bunun sonrasında başlıyor. Yarışmalar için üretilen şeyin ne olduğu sorusuyla birlikte.

Yarışmalar İçin Üretilen İşler, Sanat mı?

Üzgünüm, ama hayır. Daha doğrusu, bir fotoğrafın sadece “güzel çekilmiş” olması onu bir sanat eseri yapmıyor. Estetik veya göze hoş gelen bir yapısı olması, hatta ve hatta içinde bir öykü/hikaye barındırıyor olması da öyle. Fotoğraf sadece “güzel” veya “ay çok güzeeelll” olduğu için sanat eseri haline gelmez. Tolstoy’un “Sanat Nedir?” adlı 1896 tarihli kitabında yaptığı sanat tanımı, çokça tartışılmasına rağmen hala geçerliliğini korumaktadır.

Sanat eseri, sadece güzellik üretmek için ortaya çıkmış bir yapıt değildir. Çünkü güzellik, objektif olarak tanımlanabilecek ve üzerinde uzlaşmaya varılabilecek bir kavram değildir, dolayısıyla da sanatın ne olup olmadığı konusunda bir kriter olarak kullanılamaz. Sanat bir iletişim ve ifade biçimidir. Daha doğrusu Tolstoy tarafından yapılan tanımıyla sanat, bir duygu veya deneyimin öyle bir şekilde ifade edilmesidir ki; o duygu veya deneyim hedeflenen kitle tarafından da paylaşılabilsin. Tolstoy için, sanatın en önemli özelliği samimiyetidir. “Özgün” ve kişisel duyguları paylaşabilmelidir ki, gerçek bir sanat eseri olabilsin.

“sanatlı” bir fotoğraf, bir felsefeye yaslanan bir şey söylemek ve bu söylemi bir portfolyo ile ortaya koymak zorunda…

Fotoğraf, fotoğrafçının portfolyosu olabildiği sürece varolabilen bir sanat dalı. Tek tek ilgisiz konularda fotoğraflardan oluşan işler bir portfolyo olarak sınıflandırılamayacağına göre, fotoğrafçı portfolyosunu belirli bir kavram/konu etrafında hazırlamak zorunda. İşte burada bakış meselesi devreye giriyor. Fotoğrafçının özgün bakışı, kendisini yasladığı felsefe-fikir-kavramların zenginliğinden besleniyor. Dolayısıyla “sanatlı” bir fotoğraf, bir felsefeye yaslanan bir şey söylemek ve bu söylemi bir portfolyo ile ortaya koymak zorunda.

Takdir edersiniz ki bunun olabilmesi için, fotoğrafçının -ne fotoğrafı üretiyor olursa olsun- bir ideolojisi, bir dünya görüşü olmalı. Herkesin politik fotoğraf çekmesi gereğinden bahsetmiyorum elbette, böyle bir şeye gerek yok. Ama üretilen fotoğraflar, dünyada bir duruşun ifadesi olarak, bir felsefeye ve estetik bir bakış açısına yaslanmadıkları sürece ayakları havada, boş işler olmaktan öteye gidemiyorlar. Ancak rica ederim, ben “estetik” yazdıkça siz “güzel” olarak okumayın. Estetik demek güzel demek değil çünkü. Güzellik, estetik alanının parçalarından biri sadece.

Hal böyle olunca, yarışmalar için üretilen tekil fotoğraflar bir sanat eseri değil, olamaz, olamayacak. Yeni şeyler söylemeye çalışan bir portfolyonun bileşenleri olarak sunuluyorlarsa durum farklı elbette. Diğer türlüsü, tam anlamıyla “tek çiçekle bahar”.

İşte böylesi “pirinçsiz pilav” misali “portfolyosuz fotoğrafçıların” cirit attığı ülkemiz, yarışmalarda kazanılan başarıların biraz sahte parıltısı ile her gün çalkalanıyor. Bir düşünün, diyelim ki altın madalya aldınız, en büyük sizsiniz. Geçen yıl da birileri aldı o madalyayı, o zaman büyüsü nerede? Gelecek yılki yarışma gelmeden unutulacaksınız.

Elbette, kültürden yoksun bir estetik anlayışı sadece kendisinden öncekileri kabaca tekrarlayacağından, Türkiye fotoğrafının gökyüzü birbirlerine çok benzeyen yüzbinlerce fotoğrafla kaplanıyor her gün. Bu durum, sadece “güzel” fotoğrafın ağırlıklı olarak dolaşımda olduğu bir fotoğraf iklimi, bir kültür endüstrisi yaratıyor.

Kültür Endüstrisi ve Totaliterlik

Kültür endüstrisi, Adorno, Fromm, Hockheimer gibi düşünürlerin ortaya attıkları ve modern totaliterliğin, yani faşizmin temelini oluşturduğunu iddia ettikleri bir kavram.

Hep birlikte düşünelim, politik ya da değil, ama her koşulda içi boş, bir şeyler söylemeyen tekil fotoğraflar ve bu fotoğrafların yarışmasından ortaya çıkan geçici başarılar, bir “kültür ve ideoloji” yoksunluğu üzerinden hakim düzenin değirmenine su taşımıyor mu?

Fotoğraf, ne söylediği önemli olmayan, sadece içindeki lekeler “güzel” olmak zorunda olan bir dikdörtgen mi?
Fotoğrafçı, kadiri mutlak biçimsel kurallara göre fotoğraf çekmek zorunda olan ve daha değişik bakışları arama hakkından yoksun bir robot mu?
Fotoğrafın içindeki insanlar, doğa, birer lekeden, birer formdan mı ibaret?

TFSF tarafından yapılan istatistiki bir çalışma, son beş yılda dağıtılan toplam yarışma ödülleri ile bu yarışmalar için harcanan kargo+baskı vs harcamalarının birbirine çok yakın olduğunu ortaya koyuyor.

Sadece bu durum bile “haydan gelip huya giden” ödüller geçerken arada harcananın fotoğrafçıların potansiyeli olduğunu ortaya koymuyor mu?

Dijital teknoloji bizlere karanlık odadan bir kaçış yolu değil, yeni yaratıcılık imkanları sundu. Bu olanakları “etik” olarak kullanmak isteyenler için fotoğrafla bir şey söylemek eskiye göre on kere daha basit, çünkü çekim sonrası kimyasal/baskı işlemleri ortadan kalktı, seçmek ve elemek çok daha pratik araçlarla yapılıyor bugün.

Ama en büyük soru şu: Mesela on yıl sonra arşivinize bakarken, bir çay bardağına dair dahi on beş tane fotoğrafı yan yana koyamazsanız, kendinize “ben neyin fotoğrafını çektim” demeyecek misiniz?

Bence bunlar üzerine biraz düşünmek lazım. Zira bizler elinde fotoğraf makinesi olan robotlar değiliz.

Okuduğunuz için teşekkürler.

{ 6 comments }

Yüzleşebilmek

by Utku Kaynar on 09 Aralık 2011 · 0 comments

in Blog

“Bana getir adamlarını, ormanın etrafına hendek kaz, dediler. Kazmadım, adamlarıma da kazdırmadım.
Teslim olan erkeklere ormanın etrafına hendek kazdırdılar, kazma işlemi bittikten sonra, onları da ormana sürdüler.
Çepeçevre hendeklerin içine gazyağlarını, benzinleri döktüler… Daha sonra da ateşe verdiler. Ormanın içinde yüzlerce kadın, çocuk bağıra bağıra, cayır cayır yandı…”

Hepimizin çok iyi bildiği bir Bursa gazetecisinden, birinci elden bir Dersim tanıklığı…

Gül Kolaylı, inşaat mühendisi olan babası Kenan Kolaylı’nın anısından yola çıkarak bir Dersim tanıklığı anlatıyor. Ne olup bittiğini, işte böyle sözlü tarihle daha iyi anlayacağız.

Sadece Dersimle değil, Trakya Yahudileriyle, varlık vergisi ile, 6-7 Eylül ile, Çorum, Maraş ve Sivas ile yüzleşebildiğimizde, toplum olarak aynaya daha kolay bakacağız.

Gül Kolaylı’nın yazısının devamı için buraya tıklayın.

{ 0 comments }

Anadolunun Kayıp Şarkıları

by Utku Kaynar on 09 Aralık 2011 · 1 comment

in Blog

deli şevki : şimdi benim ismim de deli şevki diye konuşulur.
yönetmen : niye öyle diyorlar?
deli şevki : şimdi kimseye boyun bükmeyip kimseye zarar vermeyen adama deli derler.

Bu filmi görün. Bu belgeseli mutlaka seyredin.

Bu toprakların üzerine birlikte yaşamayı nasıl başarabildiğimizin anahtarı belki de müziklerdedir. Bilmiyorum anımsadınız mı ama bana Atilla Durak’ın Ebru adlı kitap ve sergisini anımsattı. Bu ülkenin ne kadar zengin ve çeşitli, bir o kadar da hoşgörülü ve sıcak olduğunu yeniden, bıkmadan, her türküyle, her melodiyle, her oyunla baştan anlatan bir film Anadolunun Kayıp Şarkıları.

Yönetmen Nezih Ünen‘in kaleminden;

“Filme başladığımız gün ekibime “Bir senaryomuz yok, Anadolu yazacak, biz de çekeceğiz” demiştim. Öyle de oldu! Antik uygarlıklardan kalma bu yorgun ve yıpranmış kültürler diyarında bu filmi çekme tarzım her şeyin kendiliğinden gelişmesine izin vermek ve insanların hikayelerini şarkılar, ritüeller ve danslarla anlatmasına yardım etmekti.
Anadolu’da yaşadığım yolculuk bana çok değerli bir sanatsal kaynak sağlamakla kalmadı, sahip olduğumuz zenginliğin sandığımdan da fazla olduğunu gösterdi. Yapacak çok iş vardı ve bu işleri yapmak için büyük bir heyecan ve heves duyuyordum. Bu filmin yönetmenliğine girişmeden önce uzun yıllar müzik yapmış biri olarak hep Anadolu kültürlerinin yeni müzik tarzları yaratmak için büyük bir potansiyel taşıdığını düşünmüşümdür. O yüzden ilk amacım, Anadolu insanlarının otantik icralarından yola çıkarak türünün ilk örneği bir sinema filmi yapmaktı. Bu film bir müzikal olacak, ancak malzemesini bir hikayeden değil, gerçeklerden alacaktı.
Dünyaya ilan edilmesi gereken bir gurur vardı. Sanat ve popüler kültür alanında yıllarca bizi kendine hayran bırakan batı kültürüne, bizim de söyleyecek bir sözümüz vardı.
10.000 yıllık bir tarihten gelen, popüler kültürün bilmediği son büyük uygarlık!
Batılı değerlerin yükselişiyle ve küreselleşmenin telaşında unutulmaya yüz tutmuş bu topraklar aslında çarpık gelişmenin açtığı yaraları iyileştirmeye, soruların cevaplarını vermeye çoktan hazırdı. Anadolu bize ihtiyacımız olan tüm sevgi, takdir ve onuru kazandıracak kadar zengindi ama biz bu zenginliği hak etmeliydik!
Hak etmek için ise fazla birşey istemiyordu bizden. Ona ne verirsek bize fazlası ile vermeye hazırdı.
Sevgi, takdir ve onur! “

Web sitesi için : www.anadolununkayipsarkilari.com

Filmin fragmanını aşağıda izleyebilirsiniz:

{ 1 comment }